
Kaplıca denince…
Hep aynı şehirler geliyor aklımıza.
Aynı isimler söyleniyor.
Aynı adresler öneriliyor.
Yıllardır değişmeyen bir liste var sanki.
Peki Öylat?
Peki İnegöl’ün dağların, ormanların ve derin vadilerin arasına sakladığı o eşsiz termal bölge?
Peki daha yolculuk bitmeden insanın içini ferahlatan, zihnini sakinleştiren, omuzlarındaki ağırlığı hafifleten o yer?
Açık konuşalım.
Kaplıca denildiğinde Türkiye’de akla gelen ilk yerlerden biri Öylat olmalıdır.
Hatta “olmalıdır” demek bile eksik kalıyor.
Çoktan olması gerekirdi.
Çünkü Öylat, yalnızca yerin altından çıkan sıcak sudan ibaret değildir.
Öylat, yalnızca bir termal havuza girip birkaç saat dinlenmek değildir.
Bir otel odası…
Bir bornoz…
Bir terlik…
Bir havlu…
Hepsi bu kadar değildir.
Öylat başlı başına bir dünyadır.
Suyuyla…
Ormanıyla…
Vadisiyle…
Temiz havasıyla…
Şelalesiyle…
Mağarasıyla…
Sessizliğiyle…
Ve insanı şehir hayatının gürültüsünden çekip alan o sakinliğiyle…
Burası öyle bir yerdir ki daha kaplıca suyuna girmeden dinlenmeye başlarsınız.
Yol boyunca yükselen ağaçlar…
Dağların arasından süzülen serin hava…
Vadinin derinliklerinden gelen su sesi…
İnsana şunu düşündürür:
“Ben ne zamandır böyle nefes almıyordum?”
Çünkü şehirlerde artık nefes almak bile zorlaştı.
Trafik var.
Korna var.
Kalabalık var.
Telefonlar var.
Ekranlar var.
Bitmeyen işler var.
Ama huzur yok.
Öylat’a geldiğinizde bütün bunlar bir anda geride kalıyor.
Telefon sessizleşiyor.
Korna sesi kesiliyor.
Beton kayboluyor.
Karşınızda yalnızca yeşil kalıyor.
Yanınızdan akan su…
Yüzünüze vuran dağ havası…
Ve hemen yakınınızda yüzyıllardır insanların dinlenmek, rahatlamak ve kendini daha iyi hissetmek için yöneldiği termal sular…
Böyle bir yerde yalnızca beden mi dinlenir?
Elbette hayır.
İnsanın kafası da dinlenir.
Ruhu sakinleşir.
Sabrı yerine gelir.
Uykusu düzene girer.
İnsan, uzun zamandır duymadığı kendi iç sesini yeniden duymaya başlar.
Öylat’ın gerçek farkı da burada ortaya çıkar.
Bazı kaplıca merkezleri size yalnızca sıcak su sunar.
Öylat ise sıcak suyun yanına doğayı koyar.
Doğanın yanına sessizliği koyar.
Sessizliğin yanına temiz havayı koyar.
Temiz havanın yanına da dört mevsim değişen muhteşem bir manzarayı ekler.
Sonbaharda başka güzeldir Öylat.
Orman sarıya, turuncuya ve kızıla döner.
Yapraklar yolları örter.
Her köşe bir fotoğraf karesi gibi görünür.
Kışın başka güzeldir.
Kar, vadinin üzerine beyaz bir örtü gibi iner.
Sesler azalır.
Doğa susar.
İnsan o sessizliğin içinde kendini dinler.
İlkbaharda bambaşka bir hale bürünür.
Ağaçlar yeniden canlanır.
Sular coşar.
Toprağın kokusu her yere yayılır.
Yazın ise ormanların serinliği insanı şehrin bunaltıcı havasından kurtarır.
Bu nedenle Öylat’a yalnızca “kaplıca tatili” demek haksızlık olur.
Öylat, aynı zamanda doğaya dönüş yolculuğudur.
Biraz yavaşlamak…
Biraz durmak…
Biraz susmak…
Biraz da kendine dönmektir.
Gelelim termal sulara…
Öylat’ın şifalı suları, bölgenin en önemli değerlerinden biridir.
Mineralli yapısıyla yıllardır ilgi gören bu sular, insanların dinlenme ve yenilenme amacıyla tercih ettiği doğal kaynaklar arasında yer alır.
Elbette kimse buraya mucize aramaya gelmemeli.
Ama sıcak suyun içinde gevşemek…
Yorgun kasları rahatlatmak…
Temiz havada yürümek…
Gece derin bir uykuya dalmak…
Sabah pencereyi açtığında karşında beton yerine orman görmek…
Bunlar küçümsenecek şeyler midir?
Tam tersine.
Bugünün dünyasında gerçek lüks tam olarak budur.
Sessizliktir.
Temiz havadır.
Doğal sudur.
Kalabalıktan uzaklaşmaktır.
Ve belki de en önemlisi…
Kendine zaman ayırabilmektir.
Üstelik Öylat’a gittiğinizde yapılacak tek şey termal suya girmek değildir.
Doğa yürüyüşüne çıkarsınız.
Şelaleye doğru ilerlersiniz.
Ağaçların arasından geçen patikalarda yürürsünüz.
Oylat Mağarası’nın gizemli atmosferini keşfedersiniz.
Vadinin serinliğini hissedersiniz.
Bir çayın başında oturup hiçbir şey yapmadan çevreyi seyredersiniz.
Evet…
Hiçbir şey yapmadan.
Çünkü bazen insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey budur.
Bir yere yetişmemek…
Bir programa bağlı kalmamak…
Sürekli saate bakmamak…
“Şunu da yapmalıyız” telaşına kapılmamak…
Sadece oturmak.
Sadece dinlemek.
Sadece nefes almak.
İnegöl’ü yalnızca mobilyasıyla, sanayisiyle ya da köftesiyle tanıyanlar…
Biraz eksik biliyor.
Çünkü İnegöl’ün bir de Öylat’ı var.
Hem de öyle sıradan bir Öylat değil.
Tanıtılması gereken…
Korunması gereken…
Doğal dokusu bozulmadan geleceğe taşınması gereken…
Türkiye’nin termal turizm haritasında daha büyük harflerle yazılması gereken bir Öylat.
Burası yalnızca İnegöl’ün değil, Bursa’nın ve Türkiye’nin önemli doğal hazinelerinden biridir.
Fakat önemli olan yalnızca daha fazla insanın buraya gelmesi değildir.
Önemli olan, gelen insanların buradaki doğaya saygı duymasıdır.
Ormanların korunmasıdır.
Suların temiz kalmasıdır.
Vadilerin betonlaşmamasıdır.
Öylat’ın ruhunun kaybolmamasıdır.
Çünkü bir yeri değerli yapan yalnızca otelleri değildir.
O yerin havasıdır.
Suyudur.
Sessizliğidir.
Hafızasıdır.
Ve insanda bıraktığı histir.
Öylat’ın insanda bıraktığı his çok kıymetlidir:
Buraya yeniden gelmeliyim.
Kaplıca tatili düşünüyorsanız…
Doğadan uzaklaşmak istemiyorsanız…
Sıcak suyun rahatlığını orman havasıyla birleştirmek istiyorsanız…
Kalabalıktan kaçıp birkaç gün gerçekten nefes almak istiyorsanız…
Uzak yerlerin peşine düşmeden önce İnegöl Öylat’a bakın.
Çünkü bazı yerler yalnızca görülmez.
Hissedilir.
Bazı sular yalnızca ısıtmaz.
İnsanı sakinleştirir.
Bazı yolculuklar yalnızca bir yere götürmez.
İnsanı biraz da kendisine yaklaştırır.
Öylat tam olarak böyle bir yerdir.
Ormanın içinde saklanan…
Suyunda şifa, havasında huzur, sessizliğinde dinginlik taşıyan bir yer…
Ve son sözü de şöyle söyleyelim:
Kaplıca denildiğinde akla gelen ilk adreslerden biri Öylat değilse, Türkiye’nin en özel termal köşelerinden birini henüz yeterince tanımıyoruz demektir.
