
Bir psikopat doğduğu gün psikopat değildir. Bazen hikâye çok daha erken başlar; sessizce, fark edilmeden…
Bir çocuğun bir hayvana zarar vermesi, onu işkence ederek acı çekmekten keyif alması, canlıların acısına karşı hiçbir empati göstermemesi yalnızca “çocukluk yaramazlığı” diyerek geçiştirilecek bir durum değildir. Elbette hayvana eziyet eden her çocuk ileride bir suçlu ya da seri katil olacak değildir. Ancak tekrarlayan, kasıtlı ve acı vermekten haz alan şiddet davranışları, çocuğun duygusal gelişimi ve empati kapasitesi açısından mutlaka ciddiye alınması gereken bir alarmdır.
Çünkü şiddetin sınırları zamanla genişleyebilir.
Önce savunmasız bir hayvan…
Sonra başka bir canlı…
Daha sonra kendisini savunamayacağını düşündüğü bir insan…
Psikopatoloji ve ağır antisosyal davranışlarda; empati eksikliği, vicdani sınırların zayıflaması, başkalarının acısına duyarsızlık ve şiddetin araç olarak kullanılması karşımıza çıkabilir. Özellikle çocukluk ve ergenlik dönemindeki ciddi davranış sorunlarının erken fark edilmesi bu nedenle çok önemlidir.

Bunun en ürpertici örneklerini gerçek yaşam öykülerine dayanan Ed Gein ve Jeffrey Dahmer vakalarında görüyoruz. Bu hikâyeler kurgu değil; gerçek insanların hayatlarından ve işledikleri korkunç suçlardan yola çıkıyor. Netflix yapımlarında izlediğimiz bu kişiler, toplumun bir anda karşısına çıkmış canavarlar değildi. Arkalarında ağır travmalar, patolojik aile ilişkileri, sosyal izolasyon, kişilik yapılanmaları ve yıllar içinde derinleşen davranış örüntüleri vardı.
Burada hepimizin sorması gereken soru şu:
Bir insanın içindeki şiddet büyümeden onu ne kadar erken fark edebiliyoruz?
Bugün sokakta, sosyal medyada ya da haberlerde bir hayvana yapılan vahşeti gördüğümüzde yalnızca “yazık” deyip geçmemeliyiz.
Çünkü mesele sadece bir hayvanın yaşamı değildir.
Mesele, toplumun şiddete karşı geliştirdiği tolerans sınırıdır.
Bir canlıya işkence edildiğinde bunu sıradanlaştırırsak, şiddeti normalleştirmiş oluruz. Şiddet normalleştiğinde ise çocuklarımızın büyüdüğü dünyanın psikolojik sınırları değişir.

Hayvana eziyet eden herkesin gelecekte insan öldüreceğini söylemek bilimsel olarak doğru değildir. Fakat şiddet davranışlarının erken dönemde fark edilmesi, çocuğun ve ailenin değerlendirilmesi, gerekli psikolojik ve sosyal desteğin sağlanması ve suç teşkil eden eylemlerde caydırıcı hukuki yaptırımların uygulanması toplum sağlığı açısından son derece önemlidir.
Çünkü çocuklar yalnızca söylediklerimizi değil, izin verdiklerimizi de öğrenir.
Bir toplumda savunmasız bir canlıya yapılan işkence karşısında sessiz kalınıyorsa, çocuk o sessizliği de öğrenir.

Oysa çocuklarımıza empatiyi öğretmek istiyorsak önce canlıların acısını önemseyen bir toplum olmalıyız.
Hayvanlara yönelik şiddeti küçümsememeliyiz.
Çocuklukta ortaya çıkan ağır davranış problemlerini görmezden gelmemeliyiz.
Şiddeti eğlenceye dönüştüren davranışları normalleştirmemeliyiz.
Ve hukukun caydırıcılığını güçlü tutmalıyız.

Çünkü bugün bir hayvanın acısına duyarsız kalan toplum, yarın insanın acısına da duyarsızlaşabilir.
Şiddetin başladığı yeri görmezden gelmek, büyüdüğü yeri kontrol etmeyi çok daha zorlaştırır.
Bir psikolog olarak benim dileğim; çocuklarımızın korkunun değil, empatinin büyüdüğü bir toplumda yetişmesi.
Çünkü ruh sağlığı yalnızca bireyin değil, toplumun da meselesidir
