Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
İsmail Tastan
İsmail Tastan

Eski Türkiye Romantizmi ve Bugünün Gerçeği

Bazıları eski Türkiye’yi anlatırken gözleri dolar.

Benim de gözüm dolar.

Ama nostaljiden değil.

O günleri hatırlayınca insanın içi sıkışır.

Çünkü o eski Türkiye dedikleri şey, öyle şiir gibi bir memleket değildi.

Biraz koalisyondu.

Biraz krizdi.

Biraz kuyruktu.

Biraz darbe korkusuydu.

Biraz da “sen seçersin ama biz yönetiriz” kibriydi.

Demokrasi vardı, diyorlar.

Vardı tabii.

Sandık vardı.

Ama sandığın üstünde gölge vardı.

Millet oy verir, Ankara’da başka hesaplar yapılırdı.

Hükümet kurulur, bozulur, tekrar kurulur, tekrar bozulurdu.

Başbakan giderdi.

Başbakan gelirdi.

Bakan değişirdi.

Program değişirdi.

Tabela değişirdi.

Ama vatandaşın kaderi pek değişmezdi.

Siyasi istikrar dediğin şey, takvimde iki seçim arası boşluk kadar kısa yaşardı.

Sonra biri çıkar, “memleketi biz kurtarırız” derdi.

Bazen cüppeli bürokrasi.

Bazen apoletli akıl.

Bazen medya patronları.

Bazen yüksek perdeden konuşan vesayet odakları.

Millete düşen neydi?

Beklemek.

Susmak.

Sıraya girmek.

Kaderine razı olmak.

Ekonomi mi?

Ah, o ekonomi…

Bugünün gençleri bilmez.

Piyasada yağ aramak vardı.

Tüp beklemek vardı.

Benzin kuyruğu vardı.

Pirinç, çay, şeker derken, evin ihtiyacı alışveriş listesiyle değil, bulunabilen ürünle belirlenirdi.

Memleketin gündemi kalkınma planı değil, “bugün hangi ürün var?” sorusuydu.

2001 krizinde gecelik faizlerin olağanüstü seviyelere çıkması, dövizin fırlaması, bankaların sarsılması hafızalara kazındı; o dönemde repo faizinin yüzde 7500’ü gördüğüne dair kayıtlar hala ekonomi tarihinin kara sayfalarından biri olarak anılıyor.

Yol meselesi de böyledir.

Bugün şehirden şehre giderken bölünmüş yola çıkıyorsun.

Tünele giriyorsun.

Viyadükten geçiyorsun.

Navigasyon sana kaç saat kaldığını söylüyor.

Eskiden öyle miydi?

Yol dediğin şey çoğu zaman çileydi.

Virajdı.

Çukurdu.

Tozdu.

Şoförlük maharetti.

Otobüs yolculuğu sabır sınavıydı.

Memleketi gezmek isteyen, önce mideyi, beli, böbreği, siniri test ederdi.

Bugün Türkiye’de bölünmüş yol uzunluğu 2002’deki 6 bin 101 kilometreden 2026 başı itibarıyla 30 bin kilometrenin üzerine çıkarılmış durumda; bu, günlük hayatı doğrudan etkileyen en somut dönüşümlerden biri.

İşte fark burada.

Eski Türkiye’de yol, insanı yorardı.

Yeni Türkiye’de yol, insanı ulaştırıyor.

Havalimanı meselesi de öyle.

Bir zamanlar uçağa binmek, toplumun küçük bir kesiminin lüksüydü.

Bugün Anadolu’nun birçok şehrinden havaya çıkmak mümkün.

2003’te 26 aktif havalimanı varken bu sayının 58’e ulaştığı açıklandı; yani havayolu artık sadece büyük şehirlerin imkanı değil, daha geniş bir ulaşım ağı haline geldi.

Bu ne demek?

Şu demek:

Devlet, vatandaşı merkeze yaklaştırdı.

İstanbul’u, Ankara’yı, İzmir’i Anadolu’ya biraz daha yaklaştırdı.

Anadolu’yu da dünyaya açtı.

Sağlıkta da aynı hikaye.

Eskiden hastane kapısında sıra vardı.

İlaç kuyruğu vardı.

Reçete başka yerde, ilaç başka yerde, çare başka yerde aranırdı.

Bugün bütün sorunlar bitti mi?

Hayır.

Randevu meselesi var mı?

Var.

Yoğunluk var mı?

Var.

Ama şunu da inkar etmeyelim:

Hastane altyapısı, şehir hastaneleri, dijital kayıt sistemi, aile hekimliği ve sağlık erişimi bakımından Türkiye eski Türkiye değil.

Bu ülkede vatandaş artık hastane kapısında “kimin torpiliyle geldin?” diye sormuyor.

Kimliğiyle sisteme giriyor.

Muayenesini oluyor.

İlacını alıyor.

Raporunu e-Devlet’ten görüyor.

Bakın e-Devlet meselesi bile başlı başına bir devrimdir.

Eskiden bir belge için üç kapı dolaşırdın.

Bir imza için memurun öğle arasını beklerdin.

Bir nüfus kaydı için sıra alırdın.

Bir öğrenci belgesi için okulun yolunu tutardın.

Bugün e-Devlet’in 30 Nisan 2026 verilerine göre 69 milyondan fazla kullanıcısı ve 9 binden fazla hizmeti var.

Bu, sadece teknoloji değil.

Bu, devletin vatandaşa “gel kapımda bekle” demekten çıkıp, “hizmeti ayağına getiriyorum” noktasına gelmesidir.

Gençlik meselesine gelelim.

Eskiden üniversite okumak, birçok aile için hayaldi.

Yurt yoktu.

Burs sınırlıydı.

Öğrenci ev bulursa şanslıydı.

Bulamazsa akraba yanında, rutubetli odada, kalabalık evde, yokluk içinde okumaya çalışırdı.

Bugün Gençlik ve Spor Bakanlığı, 2025-2026 dönemi için yurtlarda 1 milyon yatak kapasitesine ulaşıldığını açıkladı; 2002’de 182 bin 258 yatak kapasiteli 190 yurt varken bugün 877 yurttan söz ediliyor.

Bu rakam kuru bir rakam değildir.

Bu rakam, Anadolu’daki bir ailenin çocuğunu başka şehre daha rahat gönderebilmesidir.

Bu rakam, “okuyamaz” denilen çocuğun üniversite kapısına yaklaşmasıdır.

Bu rakam, sosyal devletin somutlaşmış halidir.

Üniversiteler de artık birkaç büyük şehrin imtiyazı değil.

YÖK’ün güncel raporlarında Türkiye’de 129 devlet üniversitesi, 75 vakıf üniversitesi ve 4 vakıf meslek yüksekokulu olmak üzere 208 yükseköğretim kurumu bulunduğu belirtiliyor.

Kalite tartışılır mı?

Elbette tartışılır.

Tartışılsın da.

Ama eskiden mesele kalite tartışmasına gelmeden önce, erişim meselesiydi.

Bugün gençler üniversiteyi sadece İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de aramıyor.

Kendi şehrinde de okuyabiliyor.

Bölgesinde de okuyabiliyor.

Başka bir şehirde devlet yurdu bulma ihtimaliyle okuyabiliyor.

Başörtüsü meselesi de unutulmasın.

Bir dönem bu ülkede kız çocukları üniversite kapısında kıyafetiyle sınandı.

İnancıyla sınandı.

Kimliğiyle sınandı.

Okumak isteyen genç kızlara, “önce kendini inkar et” dendi.

28 Şubat sonrasında başörtüsü yasağının üniversitelerde genelgeler ve uygulamalarla yaygınlaştığı, kayıt ve kampüs girişlerinde ciddi engeller doğurduğu birçok çalışmada yer alıyor.

Bugün o yasakçı aklın geride kalması, sadece bir siyasi karar değildir.

Bu, vatandaşlık onurunun iadesidir.

Şimdi gelelim asıl meseleye.

Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı şey neydi?

Sadece yol yapmak mı?

Sadece köprü yapmak mı?

Sadece havalimanı açmak mı?

Sadece hastane kurmak mı?

Hayır.

Bunların toplamında başka bir şey var.

Erdoğan, bu ülkede devletin yönünü vatandaşa çevirdi.

Yolu vatandaşa yaptı.

Hastaneyi vatandaşa yaptı.

Havalimanını vatandaşa açtı.

Yurdu öğrenciye yaptı.

e-Devlet’i vatandaşın cebine koydu.

Dışlananların önündeki duvarları kaldırdı.

Vesayetin dilini kırdı.

“Sen seçersin ama biz biliriz” devrini bitirdi.

Elbette bugün de sorunlarımız var.

Hayat pahalı mı?

Evet.

Kiralar zorluyor mu?

Evet.

Emekli daha iyisini hak ediyor mu?

Kesinlikle.

Gençlerin beklentisi yüksek mi?

Evet.

Bunları görmeden yazılan her yazı eksik kalır.

Ama şu da gerçek:

Bugünün sorunlarını konuşabiliyorsak, dünün imkansızlıklarını unutarak konuşamayız.

Bir ülke nereden nereye geldi, buna bakmadan bugünü okuyamayız.

Eski Türkiye’de vatandaş çoğu zaman devlete ulaşmaya çalışırdı.

Bugün devlet, vatandaşa ulaşmaya çalışıyor.

Eski Türkiye’de yollar ayrıştırırdı.

Bugün yollar birleştiriyor.

Eski Türkiye’de üniversite kapısı bazılarına kapalıydı.

Bugün kapılar daha açık.

Eski Türkiye’de hizmet, merkezin lütfuydu.

Bugün hizmet, vatandaşın hakkı olarak görülüyor.

O yüzden eski günlere romantik cümlelerle dönüp bakınca biraz durmak lazım.

“Ne güzel günlerdi” demeden önce sormak lazım:

Kimin için güzeldi?

Kuyrukta bekleyen için mi?

Başörtüsüyle okul kapısından çevrilen için mi?

Yurda yerleşemeyen öğrenci için mi?

Darbeden korkan seçmen için mi?

Bozuk yolda saatlerce giden yolcu için mi?

Hastane kapısında çaresiz bekleyen hasta için mi?

Benim görüşüm şu:

Eski Türkiye, bazıları için konfor alanıydı.

Ama millet için çoğu zaman çileydi.

Bugünün Türkiye’si ise bütün eksiklerine, bütün tartışmalarına, bütün ekonomik sıkıntılarına rağmen çok daha büyük bir iddiaya sahip.

Daha çok yol.

Daha çok hastane.

Daha çok yurt.

Daha çok üniversite.

Daha çok erişim.

Daha çok özgüven.

Ve en önemlisi:

Millete rağmen değil, milletle birlikte yönetilen bir ülke fikri.

Bu yüzden mesele sadece Erdoğan’ı sevmek ya da sevmemek meselesi değil.

Mesele, Türkiye’nin son yirmi yılda geçirdiği büyük dönüşümü dürüstçe okuyabilmek meselesi.

Eksikleri söyleyelim.

Yanlışları konuşalım.

Ekonomiyi tartışalım.

Gençlerin derdini dinleyelim.

Ama bir şeyi de teslim edelim:

Recep Tayyip Erdoğan döneminde Türkiye, eski Türkiye’nin kuyruklarından, yasaklarından, vesayetinden ve ulaşılmaz devlet anlayışından çok daha ileri bir noktaya taşındı.

Ve bu gerçek, sloganla değil, hayatın içinden okunur.

Yolda okunur.

Hastanede okunur.

Yurtta okunur.

Savunma sanayinde okunur.

Havalimanında okunur.

e-Devlet ekranında okunur.

Üniversite kapısında okunur.

Kısacası…

Eski Türkiye masalını sevenler olabilir.

Ama bu millet, o masalın içinde ne kadar yorulduğunu çok iyi bilir.