
Prof. Dr. Mehmet Yüce
Alman basını son yıllarda Türk savunma sanayiindeki yükselişi dikkatle izliyor. Bir dönem daha çok krizler, ekonomik sorunlar ve siyasi gerilimler üzerinden Türkiye’yi değerlendiren Alman medya kuruluşları, bugün insansız hava araçlarından füze sistemlerine, savaş gemilerinden elektronik harp teknolojilerine kadar genişleyen Türk savunma kapasitesini yakından takip etmek zorunda kalıyor. Kimi analizlerde bu yükseliş küçümsenmeye ya da geçici bir başarı gibi gösterilmeye çalışılırken, kimi yorumlarda ise “Türkiye bunu nasıl başardı?” sorusu öne çıkıyor. Özellikle Avrupa’nın savunma üretiminde zorlandığı bir dönemde Türkiye’nin hızla büyüyen savunma ekosistemi, Alman basınında hem şaşkınlık hem de stratejik merak uyandırıyor.
Bu başlık “Frankfurter Allgemeine Zeitung”de yayınlanan makalende doğrudan bir alıntı… Benze şekilde Nex 24 News’te “NATO Genel Sekreteri Rutte: “Türkiye’den çok şey öğrenebiliriz.” başlıklı bir analiz yayınladı. Özetle yazıda, Mark Rutte’nin Ankara ziyareti kapsamında Aselsan’ı “savunma sanayi devriminin” önemli bir temsilcisi olarak değerlendirdiği ve NATO ülkelerinin Türkiye’nin üretim kapasitesi, teknoloji geliştirme tecrübesi ve inovasyon modelinden “çok şey öğrenebileceğini” ifade ettiği vurgulanmaktadır. Rutte’nin özellikle hava savunma sistemleri, insansız hava araçları, mühimmat ve radar teknolojilerinde üretim kapasitesinin artırılmasının NATO’nun geleceği açısından kritik olduğuna dikkat çektiği, Temmuz ayında Ankara’da düzenlenecek NATO Zirvesi’nin de bu stratejik başlıklara odaklanacağı belirtilmektedir. Yazıda ayrıca, Türkiye’nin 1974 sonrası ambargoların etkisiyle başlattığı yerli savunma sanayi hamlesinin bugün Bayraktar TB2, korvetler, saldırı helikopterleri ve elektronik harp sistemleriyle küresel ölçekte etkili bir savunma ekosistemine dönüştüğü ifade edilerek, Ankara’nın NATO içinde artık yalnızca askeri bir güç değil, aynı zamanda stratejik teknoloji ve üretim merkezi olarak konumlandığı değerlendirmesi yapılmaktadır.
Şimdi gelelim Frankfurter Allgemeine Zeitung’de yayımlanan yazıya… Bu bölümde, kişisel yorumlarımı ön plana çıkarmadan, yazıda yer alan dikkat çekici iddia ve değerlendirmeleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Yazıdaki tespitler şöyle:
Bir dönem ekonomik krizler, siyasi gerilimler ve güvenlik sorunlarıyla anılan Türkiye, bugün savunma sanayi alanında dünyanın dikkatle takip ettiği ülkelerden biri haline gelmiş durumda. Özellikle insansız hava araçları, füze sistemleri, elektronik harp teknolojileri ve yerli savunma projeleriyle küresel ölçekte önemli bir aktöre dönüşen Türkiye, artık yalnızca silah ithal eden değil, aynı zamanda yüksek teknoloji ihraç eden bir ülke olarak öne çıkıyor. Bu dönüşümün en görünür sahnelerinden biri ise İstanbul’da düzenlenen SAHA 2026 Savunma Sanayi Fuarı oldu.
İstanbul Boğazı’nın kıyısında, Topkapı Sarayı’nın hemen karşısında demirleyen TCG Anadolu, aslında Türkiye’nin son yıllardaki stratejik dönüşümünün sembollerinden biri niteliğinde. Normal şartlarda sivillerin girişine kapalı olan geminin kapıları bu kez ziyaretçilere açıldı. Türk Deniz Kuvvetleri’nin en büyük savaş gemisinin kaptanı Nadir Kılınç, hangarlar ve güverteler boyunca özel bir tur düzenleyerek Türkiye’nin askeri kapasitesini sergiledi. 29 helikopter, 41 insansız hava aracı ve yüzlerce askeri taşıma kapasitesine sahip gemi, yalnızca bir deniz platformu değil, aynı zamanda Türkiye’nin askeri teknolojide ulaştığı seviyenin de bir göstergesi olarak değerlendiriliyor.
Geminin güvertesinde yer alan BAYKAR üretimi TB3 insansız hava aracı ise Türkiye’nin yeni savunma vizyonunun merkezinde bulunuyor. Özellikle Ukrayna savaşı sonrası küresel ölçekte dikkat çeken Türk dron teknolojileri, bugün NATO üyesi ülkeler dahil onlarca ülke tarafından kullanılmakta. Türk savunma sanayiinin son yıllarda yakaladığı ivmenin temelinde de tam olarak bu yüksek talep yer alıyor.
İstanbul’da gerçekleştirilen SAHA 2026 fuarı, Türkiye’nin savunma sanayiindeki büyümesini somut rakamlarla ortaya koydu. İlk düzenlendiği yıllarda yalnızca birkaç yüz katılımcıya sahip olan fuar, bugün 76 ülkeden yaklaşık 1.760 şirketi ve yüz binlerce ziyaretçiyi ağırlayan küresel bir organizasyona dönüştü. Almanya’dan elektronik tedarikçileri, Çin’den dev silah üreticileri, Ukrayna’dan insansız hava aracı şirketleri ve Körfez ülkelerinden heyetler fuarda yer aldı. Bu tablo, Türkiye’nin artık sadece bölgesel değil, küresel savunma ağının merkezlerinden biri haline geldiğini gösteriyor.
Recep Tayyip Erdoğan fuarda yaptığı açıklamada Türkiye’nin savunma alanındaki dönüşümüne dikkat çekti. Erdoğan, Türkiye’nin geçmişte dışa bağımlı bir silah ithalatçısı olduğunu ancak bugün yüksek teknoloji ihraç eden güçlü bir ekosistem kurduğunu vurguladı. Resmi verilere göre Türkiye’nin savunma ihracatı son yirmi yılda yaklaşık kırk kat artarak 10 milyar dolar seviyesine ulaştı. Bu yükseliş, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik bir dönüşüm anlamına geliyor.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’ne göre Türkiye artık dünyanın en büyük silah ihracatçıları arasında yer alıyor. Savunma bütçesindeki artış, yerli üretim kapasitesinin büyümesi ve bölgesel krizlerin yarattığı güvenlik ihtiyaçları bu süreci hızlandırdı. Özellikle Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki gerilimler ve NATO içindeki yeni güvenlik arayışları Türkiye’nin savunma sanayiine olan ilgiyi daha da artırdı.
Türk şirketlerinin küresel pazardaki etkinliği de dikkat çekiyor. Baykar tarafından geliştirilen insansız hava araçları onlarca ülkeye ihraç edilirken, Türk Havacılık ve Uzay Sanayii (TAI) tarafından geliştirilen KAAN savaş uçağı daha test aşamasındayken uluslararası ilgi görmeye başladı. Roketsan’ın füze sistemleri, HAVELSAN’ın simülasyon teknolojileri ve STM’nin deniz platformları farklı kıtalarda yeni müşteriler buluyor.
Türkiye’nin Avrupa savunma pazarındaki etkisi de giderek artıyor. İtalya, Polonya, Macaristan, Romanya ve Estonya gibi ülkelerde ortak üretim ve teknoloji iş birlikleri gündeme gelirken, Almanya’nın Türk yapımı orta ve uzun menzilli füzelere ilgi gösterdiği yönündeki haberler dikkat çekiyor. Bu durum, uzun yıllar boyunca Batı’dan teknoloji transferi bekleyen Türkiye’nin artık teknoloji sağlayan ülkeler arasında görülmeye başladığını ortaya koyuyor.
Bu süreçte Mark Rutte’nin Ankara’da yaptığı açıklamalar da oldukça önemliydi. Rutte’nin Türkiye’nin savunma sanayiinde “devrim” gerçekleştirdiğini söylemesi ve “NATO Türkiye’den çok şey öğrenebilir” ifadelerini kullanması, Ankara’da büyük yankı uyandırdı. Çünkü Türkiye, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip olmasının yanı sıra artık ittifakın üretim kapasitesine katkı sunan kritik ülkelerden biri olarak görülüyor.
Savunma Sanayii Başkanlığı’nın koordinasyonunda yürütülen projeler, devlet desteği ve özel sektör dinamizmini aynı çatı altında buluşturuyor. ASELSAN, ROKETSAN, HAVELSAN ve TAI gibi büyük şirketler devlet destekli büyürken, özel sektörün en dikkat çekici örneklerinden BAYKAR ise insansız sistemlerde küresel marka haline geldi. Türkiye’nin 1974 Kıbrıs krizinden sonra karşılaştığı ambargoların yarattığı stratejik hafıza, bugün yerli ve bağımsız savunma sanayi anlayışının temel motivasyonu olarak görülüyor.
SAHA 2026’da sergilenen sistemler ise Türkiye’nin artık yalnızca klasik silah üretimiyle yetinmediğini gösteriyor. Uzun menzilli balistik füze projeleri, lazer tabanlı hava savunma sistemleri, su altı insansız araçları ve “Demir Kubbe” benzeri entegre hava savunma konseptleri, Türkiye’nin yeni nesil savaş teknolojilerine yoğunlaştığını ortaya koyuyor.
Fuarda imzalanan milyarlarca dolarlık anlaşmaların yanı sıra, gençlere yönelik teknoloji yatırımları da dikkat çekiyor. BAYKAR’ın Türkiye genelinde dron eğitim merkezleri kurma planı, savunma sanayiinin artık yalnızca askeri değil aynı zamanda toplumsal ve teknolojik bir dönüşüm projesi olarak görüldüğünü ortaya koyuyor.
Sonuç olarak Türkiye, krizlerle mücadele eden bir ülkeden, krizlerin şekillendirdiği yeni güvenlik ortamında kendi savunma teknolojisini üreten ve ihraç eden stratejik bir güce dönüşüyor. Bu dönüşüm yalnızca ekonomik başarı hikayesi değil; aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası sistemde daha bağımsız ve etkili bir aktör olma arayışının da önemli bir parçası olarak değerlendiriliyor.
Makalede belirtildiği üzere, Türkiye’nin savunma sanayiindeki yükselişinin artık yalnızca bölgesel değil, Avrupa ve NATO güvenlik mimarisi açısından da stratejik bir başlık haline geldiği görülmektedir. Özellikle Almanya basınının Türkiye’yi hem eleştirel hem de dikkatli biçimde takip etmesi, Ankara’nın savunma teknolojilerinde ulaştığı kapasitenin Batı’da ciddiye alındığı ortaya koymaktadır. Ukrayna savaşı sonrası Avrupa’nın üretim kapasitesi ve savunma stokları konusunda yaşadığı sorunlar, Türkiye’yi sadece askeri bir ortak değil aynı zamanda kritik bir üretim ve teknoloji merkezi konumuna taşımaktadır. İnsansız hava araçları, füze sistemleri ve yerli savunma projeleri üzerinden oluşan bu yeni tablo, Türkiye’nin savunma sanayiini dış politika, ekonomik güç ve stratejik bağımsızlık aracı olarak kullandığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
