
Gecenin bir yarısı…
Üçte biri…
Ve uykum kaçtı.
Nereye?
Nerelere ve neden?
Görseniz hayran kalırsınız.
Muhteşem bir manzaranın tam orta yerinde…
Sevgili okurlarım, sanki biraz ayrı kaldık birbirimizden.
Neden mi?
Ben radikal kararlar ve hayallerimin peşinde koştuğum için…
Ve hemen konuya giriyorum.
Malum, balıkçı kasabasında yaşıyorum ben.
Doğduğum İstanbul’dan uzak…
Hatta dünyadan uzak, yıldızlara yakın yaşıyorum.
Yaşadığım evi sattım.
2+1, 95 metrekarelik, kocaman mutfağı olan ve geniş, uzunca havuzun önünde camekânlı balkonu olan bir evdi bu.
Anlayacağınız, pamuk prenses gibi yaşıyordum.
Birkaç cadısı olan tatlı komşularım da yok değildi hani…
Ben de birazcık cadıydım bazılarına göre ama tatlı cadı…
Sitemizin bahçesi tam bir botanik bahçeydi.
İçerisinde kafe, iki şelale ve iki kocaman havuzun tam orta yerinde, yüksekçe girili olan, bir de özel bahçem olan bir evim vardı.
Gören hayran kalıyordu.
Orijinal taş duvarları olan, şömineli ve barbekülüydü.
Anlayacağınız yok yoktu.
Ama beni tamamlayamıyordu.
Hep bir yanım eksikti…
Ve son kitabımın kahramanıyla o evde tanıştım:
Deniz Nejat.
KONAKTAKİ KIRMIZI KOLTUKLAR.
Birlikte unutamayacağım koskoca bir 5 yıl geçirdim.
Eser bitti.
Romandaki yakışıklı kahraman gitti.
Ve ev bana dar gelmeye başladı…
Satılığa çıkardım.
Yemin ederim, çocuklarımın babası ile boşandığımda bu kadar mutsuz hissetmemiştim kendimi…
Ve de yalnız…
Velhasıl, evimin üzerinde kara bulutlar dolaşıyordu.
Ben buraya ait değildim.
Gece denizin dalgaları ninniler söylemeliydi bana…
Sabah uyandığımda balıkçı motorlarının, martıların, kuş sesleriyle uyanmalıydım.
Arada bir olsa da yunusların dalıp çıkmalarını izlemeliydim sabah kahvemi içerken.
Netten, televizyondan, haberlerden uzak…
Kim kimi düdüklemiş…
Kim kimin malına çökmüş…
Kim kimi yemiş…
B. Partiden belediye başkanı olup A. Partiye zıplamış…
Kaseti olan sinmiş, korkmuş, kaçmış…
Bana ne…
Eş cinsellik duvarını delip, ZO cinsellik deyip sokak hayvanlarını hedef alan fono’MEN’…
Doğalgaz şapa oturup insanların dibine düşmüş…
Bana ne…
UTANMAZ’lar…
35 kişi, 13 yaşında kız çocuğuna girişmişler…
Hem de grup halinde…
Koca şehir yataklık etmiş…
Muhtar emmi, kaymakam bey, vali efendi, sağır sultan duymuş…
Millet uyumuş…
Bana ne…
İdam gelsin diye veryansın edenler var.
Ben geçtim idamdan midamdan…
Zina suç olmaktan çıktığı günden beri…
RTÜK…
Sabah…
Öğle…
Akşam…
Üç öğün anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan geliyor.
At izi it izine karışmış.
Helal harama karışmış.
Fuhuş ibadethanelere kadar girmiş.
Nereye baksam insan kirliliği…
Kaleme neyi alsam kan ağlıyor mürekkep.
“Yaz kızım…”
TV’den…
Netten…
İnsanlardan uzak bir yere taşın…
Ve öyle yaptım.
Taşındım.
TV’yi kırdım attım.
Karar verdim; hiçbir siyasiyi, din adamlarını dinlememeye…
Yanımda sadece huzur içerisinde uyuyup uyanabileceğim yatak odamı götüreceğim.
Ve iki kırmızı koltuğumu tabii…
Çalışma masam ile kitaplarımı topladığım gibi,
“Tebdili mekânda ferahlık vardır” deyip taşındım.
Ne bakıyorsunuz ayol böm böm öyle…
Taşındım diyorum.
Taşındım.
Kaçmadım.
Yanıma üç şey aldım:
Kağıt.
Kalem.
Ve siz okurlarımı…
Gecenin üçte birinde denizin dalga sesleriyle uyandım.
Kuş sesleriyle uyandım.
Yağmur damlacıklarının pencereme tık tık vurmasıyla uyandım.
Fırının mis gibi cevizli lokumu, gevrek kokusuyla uyandım.
Huzurun vuku bulmuş hali sardı bedenimi…
Denizin tam orta yerinde uyandım.
Balıkçı kasabamın inci gerdanlık gibi yanıp sönen ışıklarıyla uyandım.
Allah beni “zenginlik” ile imtihan etmemiş olabilir.
Babamın helal, anamın ak sütü gibi bir hayat sunduğu için minnettarım Rahman’ıma.
Evlatlarıma, yedi sülaleme mal mülk bırakmamış olabilirim.
“Olduğu kadar…” derim hep.
Alt tarafı yazan kalem, yazılan kağıt var sermayem…
Ne kadar mal biriktirebilirim ki hem?
Etrafımda yeteri kadar “mal” varken…
“ALLAH utandırmasın İNŞALLAH” deyip yeni evimde, denizin sesini dinleyip, yıldızları izleyerek sizlere günaydın diyorum.
Hadi artık uyanın geç olmadan…
“Arif olan anlar.”
Atalarımızı dinleyelim derim.
Öleceksiniz…
Götüremeyeceğimiz “MAL” lar için karartmayın kalbinizi, kabrinizi…
Gün hepimize 24 saat.
Bakın, Sultan Süleyman’dan bir eser yok şimdi.
Kutsal kitap ne diyorsa “O”…
Süleyman götürmedi de Nemrut, Firavun götürdü mü?
İrem bağları kime kalmadı?
Bir çay, bir simit, biraz da peynir…
Köyün çay bahçesinde çınar altında…
Ohhh misss…
25 simit…
25 çay…
Peynir…
100 TL yeterli.
Üç öğün…
Ayda 10 bin TL.
Emekli maaşım 19.750.
Geriye ne kalır?
Elektrik…
Su…
Doğalgaz…
Net…
Neyse sabredeyim…
Almancılar gelecek bir iki ay sonra…
Bakarsın bir kısmet çıkar, evlenirim…
PART 1
PART 2’de buluşmak üzere…
Bitmedi…
Evi alırken başımdan gelip geçen maceralarım var sevgili okurlarım.
Ha bu arada başka makaleye geçeyim demeyin…
Daha son kozumu kullanmadım.
Sizleri seviyorum…
Ve sevgimle kalın.
Hoşça kalın.
M&DEV.
