
Bir insanın aşka dair ilk bilgisi, çoğu zaman romantik ilişkilerden değil, çocukluğundan gelir. Sevginin nasıl gösterildiğini, bir tartışmanın nasıl çözüldüğünü, ilginin koşullu mu koşulsuz mu olduğunu ilk kez aile içinde öğreniriz. Ve fark etmeden, büyüdüğümüzde de o tanıdık duyguların peşinden gideriz.
Bazı insanlar neden sevildiğinden sürekli emin olmak ister? Neden bazıları yakınlık gördüğünde geri çekilir ya da en küçük mesafeyi terk edilme gibi algılar? Çünkü çocuklukta öğrenilen duygusal dil, yetişkinlikteki ilişkilerin görünmez rehberi olur.
Çocukken sevgiyi başarıyla, uslu olmakla ya da beklentileri karşılamakla ilişkilendiren biri, ileride de “yeterince iyi olursa” sevileceğine inanabilir. Duygularını ifade etmesine alan açılmayan bir çocuk ise yetişkin olduğunda hislerini bastırmayı öğrenir. Bazıları ise sevgiyi hep ulaşılması zor insanlarda arar; çünkü tanıdık gelen duygu, huzurdan çok belirsizliktir.
Elbette çocukluk kader değildir. İnsan, fark ettiği yarayı dönüştürebilir. Sağlıklı ilişkiler, biraz da yeniden öğrenme alanıdır. Güvenmeyi, açık iletişimi ve olduğu gibi kabul edilmeyi sonradan deneyimlemek mümkündür.
