Yeryüzünde zalimin zulmü hiç bitmiyor.
Masum insanların kanına bulanmış ellerini bir vampir gibi zevkle, dişlerini bileyerek güç gösterisinde bulunan, Allah’ın lanetlediği katil İsrail…
Ve buna sessiz kalan dünya liderleri… Özellikle İslam ülkelerini sessiz sedasız izleyen liderler…
Sevinç naraları atarak; her zaman olduğu gibi yaşlı, çoluk çocuk, genç demeden acımasızca öldürülüyorlar.
Bu gördüklerimiz, duyduklarımızın bir kısmı… Bir de görmediklerimiz var.
Zindanlarda işkence gören Gazze halkı… Bebekler boğazlanmış… Elleri, kolları… Beden bütünlüğü olmayan, yazamayacağım kadar darbe almış, işkence görmüş çocuklar…
“Emdikleri, hatta ememedikleri sütleri burunlarından gelmiş bebekler!”
Allah için savaşan, beden bütünlüklerini hiçe sayıp, vatan bütünlüğünü korumaya çalışan kahraman Filistin halkı…
İşgal altında, ölüm kokan umutlarını hiçbir zaman yitirmediler.
Mescid-i Aksa’dan başka gözleri hiçbir şey görmeyen yüce halk…
Kapılar tek tek kapandı yüzlerine… Sınırlar kanlı tel örgüsü ile çevrildi…
Çürümüşlüğün içinde kıvranan, kurumuş, aç ve susuz kamış dudaklar.
Bir tarafta da yiyip içip beğenmeyip çöpe atanlar…
Varlık içinde bir o kadar da azıp kuduranlar.
Yetimin, öksüzün, kimsesizin hakkına, evine, malına, toprağına çökenler…
Bekleyin, sizin de sıranız gelecek elbet!
Ve bedelini çok ağır ödeyeceksiniz bu vurdumduymazlığın.
Görmemezliğinizle.
Filistin/Gazze… 28 Mayıs sabahı…
Küçük bir melek… Yalın ayak… Üstte yok, başta yok…
Bir deri bir kemik… Cılız bedeni büyükçe gelen, yırtık, rengi solmuş, sanki kırmızıyı andıran bir tişört…
Belki de uzun zaman hiç yıkanmamış…
Su görmemiş, narin, cılız bedeni…
Zaman zaman yürüyor… Durup dinlenmeden koşuyordu…
Diz kapaklarının üzerine düşe kalka, umuda doğru yürüdü ve kalabalığı yararak aralardan kıvrıla kıvrıla ulaşmaktı dağıtım yapılan yere…
En çok neyi özlemişti?
Ne çekiyordu canı?
O’nun umurunda mı sanki?
Aylarca, günlerce boğazından geçti mi ki… Düğüm düğüm olan hayat kırıntılarında başka…
Yiyecek dağılırken çok mutluydu… Ağır ağır, onurla, gururundan taviz vermeden yaklaştı Amerikalı görevlinin yanına.
Kalabalık çoktan dağılmıştı; hiç geçirmedi aklından “bana kaldı mı” diye…
Ölmediyseler ailesi, belki de kardeşleri var, arkadaşları da…
8 yaşlarındaydı bu küçük çocuk.
Yaklaşık 12 km yürüdü… Çıplak, yara bere olmuş ayaklarıyla…
Hiçbir şey hissetmiyordu belki de ayakları… Ne acı ne de sızı…
Gözlerini askerlerden kaçırıyor, tel örgülerin uçlarına umutları takılsa da aldırış etmiyordu.
Minik yüreğindeki teslimiyet, onu hayallerinden daha ötelerde bir yerde bekliyordu ama o bilmiyordu. Belki de biliyordu.
Onun içindi bu telaş.
Hani deriz ya hep: “Dünya telaşı” diye…
Son telaşıydı onun bu.
Ailesi için, kardeşleri için vedalaşmadan birer hediye bırakmaktı belki de bu koşuşturması…
Kucağında birkaç pirinç, bulgur, belki de makarna… Sıkı sıkı tutuyordu düşmesin diye.
Çünkü paketlerin arasında umutları vardı ve düşmemeliydi…
Belki de son umuduydu sıkı sıkı sarıldığı…
Baktı görevlilerden birinin gözlerinin içine içine… Minnettarlıkla uzattı elini.
Zannetti ki bir şeyler daha istiyor küçük çocuk…
Oysa o öpüp başının üzerine koydu…
Yorgun, aç ve susuzluktan kurumuş dudakları titreyerek “teşekkür” etti.
Şaşırdı Amerikalı görevli… Elini küçük çocuğun omzuna koyarak hafifçe sıktı… Göz göze geldiler… Ve en derinlerde buluştular, vahşetten bir an sıyrılarak…
Merhamet dile geldi.
“Sen bir insansın. Dünya seni önemsiyor.” dedi.
Küçük çocuk, elindeki yırtık pirinç torbasıyla tatlı, bir o kadar da tedirgin, teşekkür etti.
Hatta anlaması için İngilizce söyledi:
“Thank you.”
Oradan sessizce uzaklaştı… Ve kalabalığın arasında kayboldu…
Kısa bir süre sonra, ortalık karıştı.
Ses bombaları… Kurşunlar… Çığlık çığlığa sağa sola kaçışmalar…
Kadınlar… Çocuklar… Bebekler…
Küçük çocuk kaçmaya, koşmaya çalıştı… Ama olmadı.
Kaçamadı… 12 km yürüyen küçük çocuk olduğu yere yığıldı.
12 adım atacak takati kalmamıştı… Sesi de…
Birkaç lokma ve bir de “teşekkür” için miydi her şey?
Gider ayak insanlığa “Ölen ben değil, sizler misiniz?” mi demek istedi bu küçük çocuk?
Şehidin adı: AMİR!
Kocaman yürekli… Bir lokmaya teşekkür ederek veda etti hain eli katillerin arasından…
Sahiden veda mı etti?
Hayır!
Yolculuk kaç km bilinmez… Ama gittiği yer muhteşemdi.
O gün Allah’ın Arş’ında, yeryüzünde olmayacak kadar güzel bir davet için hazırlanmıştı.
Bu davet sadece şehitler içindi.
O gün muhteşem birisini karşılayacaktı melekler.
Benim çok kıskanacağım bir davet…
Ama en çok onlara yakışır.
Gazze halkına…
Ve de Amir’e…
Binlerce Amir’lere…
Tek tek topladı Allah’ın meleği, zalimlerin zulmüne uğrayan çocukları yanına…
Cennette en güzel köşkler… Altın tepsilerle kurulmuş sofralarda karşılanan küçük çocuk…
Hiç görmediği, yemediği, hayalinin bile kuramadığı bin bir çeşit cennet meyveleri…
Bazı din adamlarına göre, tomurcuk memeli huriler ikramda bulundular.
Amir yine utangaç… Başı önüne eğik.
Ne mesir macunu, ne de top sektirmek geçti aklından.
O şimdi çok mutlu…
Ve de artık onu hiç kimse zalimlik yapamayacak.
Çünkü Rabbi yanına aldı.
Tıpkı diğerleri gibi… Sonsuzluğa…
Sevgili Amir… Sen beni tanımıyorsun ama ben seni çok iyi tanıyorum.
“8 yaşında evlilik olmadığı için seninle evlenemem” ama cennette bir arkadaşım var artık.
Hatta sizleri kucaklayamayacak kadar çoksunuz…
Biliyor musun, zafer sizin olacak.
Filistin’i kimse elinizden alamayacak.
Onlara bu dünya dar gelecek, inan bana.
Yaptıklarını yaşamadan ölmeyecekler.
Ama senin karşılandığın gibi karşılanmayacaklar.
Amir, çok özür dilerim.
Senin için ve sizler için hiçbir şey gelmiyor elimden… Yazmaktan başka…
Laf aramızda… Bayağı kıskandım seni yakışıklı Amir…
Hadi bakalım… Koş eğlen cennette arkadaşlarınla…
Sevgili okurlarım…
Cennetle müjdelenmek hiç kolay değil, biliyorum…
Ama cehennem çok kolay, bunu da biliyorum.
Sevgiyle kalın…
Amir’lere selam olsun.
Anthonuy RABBİM sani İslamiyet ile şereflendirsin.
Ve Amir adı sana çok yakışacak eminim
M&DEV
