Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
İsmail Tastan
İsmail Tastan

Türkiye Yeni Güç Haritası Kuruyor

Bu ülkede tuhaf bir alışkanlığımız var.

Büyük bir gelişme olur, biz onu ya hemen göklere çıkarırız ya da peşinen küçümseriz.

Ortası pek yoktur.

Ya “Tarih değişiyor” deriz.

Ya da “Aman canım, bir anlaşma işte” diye geçeriz.

Oysa bazı gelişmeler vardır; ne abartarak ne de küçümseyerek okunur.

Soğukkanlı bakarsınız.

Haritaya bakarsınız.

Ticaret yollarına bakarsınız.

Kimin kiminle konuştuğuna, kimin hangi kapıyı açmaya çalıştığına bakarsınız.

Türkiye ile Suudi Arabistan arasında imzalanan demiryolu ve lojistik mutabakatına da biraz böyle bakmak gerekiyor.

Çünkü mesele sadece ray meselesi değil.

Mesele sadece vagon, tren, liman, yük taşımacılığı meselesi de değil.

Bu işin içinde Türkiye var.

Suriye var.

Ürdün var.

Suudi Arabistan var.

Körfez var.

Avrupa var.

Ve hepsinin ortasında giderek daha görünür hale gelen bir gerçek var:

Türkiye artık sadece geçilen ülke değil, hesaba katılan ülkedir.

Eskiden Türkiye için çok kullanılan bir söz vardı:

“Köprü ülke.”

Ama biraz pasif bir tanımdı bu.

Bugün Türkiye’nin geldiği nokta ise başka.

Türkiye artık sadece üzerinden geçilen bir yer değil.

Geçişin şartlarını konuşan, rotayı etkileyen, masaya ağırlığını koyan bir ülke.

İşte bu yüzden demiryolu anlaşmasına sadece “ulaştırma haberi” diye bakmak eksik kalır.

Bu hattın Türkiye’yi Suriye ve Ürdün üzerinden Suudi Arabistan’a, oradan Körfez’e bağlama ihtimali bile başlı başına önemlidir.

Çünkü bölgenin yıllardır koparılan damarları yeniden birbirine temas etmeye başlıyor.

Savaşlarla kesilen yollar…

Krizlerle kapanan kapılar…

Ambargolarla donan ticaret…

Güvensizlikle birbirinden uzaklaşan ülkeler…

Bunların hepsi yavaş yavaş yeniden konuşuluyor.

Tabii hemen pembe tablo çizmeyelim.

Suriye hala kolay bir dosya değil.

Bölgede güvenlik sorunu hala çok ciddi.

Gazze’deki yıkım ortada.

İsrail’in saldırganlığı ortada.

İran İsrail gerilimi ortada.

Kızıldeniz’de, Basra Körfezi’nde, Doğu Akdeniz’de, Hürmüz çevresinde yaşanan riskler ortada.

Yani kimse “Bir demiryolu yapılacak, her şey güllük gülistanlık olacak” demesin.

Öyle bir dünya yok.

Ama zaten Türkiye’nin önemini artıran şey de tam olarak bu karmaşa.

Çünkü kriz büyüdükçe güvenli hat arayışı büyüyor.

Deniz yolları risk altına girdikçe kara koridorları daha değerli hale geliyor.

Enerji hatları kırılganlaştıkça alternatif güzergahlar önem kazanıyor.

Dünya ticareti sıkıştıkça Türkiye gibi ülkelerin jeopolitik değeri artıyor.

Bugün olan da budur.

Türkiye, doğu ile batı arasında olduğu kadar kuzey ile güney arasında da merkez ülke olma yolunda ilerliyor.

Bir yanda Orta Koridor var.

Çin’den Avrupa’ya uzanan hatta Türkiye kilit konumda.

Bir yanda Kalkınma Yolu var.

Basra Körfezi’nden başlayıp Irak üzerinden Türkiye’ye ulaşması hedeflenen büyük bir ticaret ve lojistik projesi.

Şimdi buna Körfez’i, Suriye’yi, Ürdün’ü ve Türkiye’yi birbirine bağlayacak yeni demiryolu fikri ekleniyor.

Bunları ayrı ayrı okursanız sıradan proje gibi durabilir.

Ama yan yana koyunca tablo değişiyor.

Ortaya şu çıkıyor:

Türkiye, yeni ticaret haritasının kenarında değil, merkezinde olmak istiyor.

Bu önemli bir iddiadır.

Üstelik sadece lafla yürüyen bir iddia değildir.

Savunma sanayiinde kendi ürünlerini geliştiren bir Türkiye var.

Enerjide merkez ülke olma hedefini büyüten bir Türkiye var.

Karadeniz’de, Kafkasya’da, Balkanlar’da, Orta Asya’da, Afrika’da ve Körfez’de aynı anda diplomasi yürüten bir Türkiye var.

Bütün bunları üst üste koyduğunuzda şunu görüyorsunuz:

Türkiye artık kendi bölgesinde yalnızca tepki veren ülke değil.

Olayların yönünü etkilemeye çalışan ülke.

Elbette burada hamasete kapılmamak gerekir.

Büyük cümle kurmak kolaydır.

“Türkiye çağ açıyor” demek kolaydır.

“Yeni dünya kuruluyor” demek de kolaydır.

Zor olan, bu sözlerin altını doldurmaktır.

Demiryolu için güvenlik gerekir.

Finansman gerekir.

Siyasi istikrar gerekir.

Suriye’de normalleşme gerekir.

Irak’ta güçlü koordinasyon gerekir.

Körfez ülkeleriyle güvene dayalı uzun vadeli ortaklık gerekir.

Yani işin sadece heyecan tarafı yok.

Bir de soğuk, teknik, sabır isteyen tarafı var.

Fakat Türkiye’nin son yıllarda yaptığı asıl şey de zaten bu iki alanı birleştirme çabasıdır.

Bir yandan tarihi hafızaya yaslanıyor.

Bir yandan güncel güç dengelerini okuyor.

Bir yandan da somut hatlar, yollar, limanlar, enerji bağlantıları ve diplomatik ilişkiler üzerinden yeni bir alan açıyor.

Bunu küçümsemek haksızlık olur.

Bugün Türkiye’nin Körfez ülkeleriyle ilişkilerinin geldiği nokta, birkaç yıl önceki sert gerilimlerin çok ötesine geçmiş durumda.

Suudi Arabistan’la konuşuluyor.

BAE ile konuşuluyor.

Katar zaten yakın ortak.

Irak’la Kalkınma Yolu masada.

Suriye dosyasında yeni bir dönem arayışı var.

Afrika’da Türkiye’nin izi giderek daha belirgin.

Orta Asya’da Türk Devletleri Teşkilatı üzerinden yeni bir siyasi ve ekonomik yakınlaşma var.

Bunların hiçbiri tek başına mucize değildir.

Ama hepsi birlikte okunduğunda ciddi bir yön değişimine işaret eder.

Türkiye, eski dünyanın kendisine biçtiği dar rolü kabul etmiyor.

Asıl mesele budur.

Bu coğrafyada uzun yıllar boyunca başkalarının planları konuşuldu.

Başka başkentlerin çizdiği sınırlar…

Başka ülkelerin kurduğu dengeler…

Başka güçlerin açtığı savaşlar…

Başka merkezlerin belirlediği ticaret yolları…

Şimdi Türkiye diyor ki:

“Bu coğrafyanın ülkeleri kendi yollarını kendisi kurmalı.”

Ama bölgenin son iki yüz yılı düşünüldüğünde çok güçlü bir cümledir.

Çünkü yol kurmak sadece asfalt dökmek değildir.

Ray döşemek sadece mühendislik işi değildir.

Koridor açmak sadece lojistik hesap değildir.

Bunlar aynı zamanda güç meselesidir.

Güven meselesidir.

Gelecek meselesidir.

Kimin kime bağlı olacağı, kimin kiminle ticaret yapacağı, kimin kriz zamanında hangi hatta yaslanacağı meselesidir.

İşte bu yüzden Türkiye’nin attığı adımlar bazı çevreleri rahatsız ediyor.

Türkiye’nin Suriye’de etkili olması rahatsız ediyor.

Körfez’le yakınlaşması rahatsız ediyor.

Afrika’da görünür olması rahatsız ediyor.

Orta Asya ile bağlarını güçlendirmesi rahatsız ediyor.

Kafkasya’da denklemin içinde olması rahatsız ediyor.

Çünkü Türkiye büyüdükçe, eski alışkanlıklar bozuluyor.

Bölgenin sadece krizlerle, savaşlarla, parçalanmalarla anılmasını isteyenlerin hesabı şaşıyor.

Burada İsrail meselesini de ayrı yere koymak gerekir.

İsrail’in Gazze’de uyguladığı yıkım, Suriye’ye yönelik saldırıları, İran’la gerilimi ve bölgenin tamamını diken üstünde tutan güvenlik politikası artık sadece Filistin meselesi olarak okunamaz.

Bu saldırganlık, bölgedeki bütün ülkeleri yeni güvenlik ve iş birliği arayışlarına itiyor.

Arap dünyasının da bunu görmesi gerekiyor.

“Neden bütün savaşlar bizim çevremizde oluyor?” sorusu artık ertelenemez.

Türkiye’nin söylediği şey biraz da budur:

Kendi kaynaklarını koru.

Kendi yolunu kur.

Kendi limanını, kendi hattını, kendi ortaklığını başkasının kriz planına teslim etme.

Bu bakımdan Türkiye’nin Körfez’le, Irak’la, Suriye hattıyla, Orta Asya’yla, Afrika’yla kurmaya çalıştığı ilişkiler sadece ekonomik değildir.

Ekonomik görünür.

Ama arkasında stratejik bir akıl vardır.

Yani mesele para kazanmakla sınırlı değil.

Mesele yarını güvence altına almaktır.

Bugün dünyada güç dengeleri yeniden kuruluyor.

Batı hala güçlü, evet.

Ama eski tek taraflı belirleyiciliği artık yok.

Çin yükseliyor.

Hindistan yükseliyor.

Körfez ülkeleri yeni roller arıyor.

Afrika daha fazla görünür oluyor.

Orta Asya yeniden önem kazanıyor.

Enerji hatları değişiyor.

Ticaret yolları değişiyor.

Güvenlik anlayışı değişiyor.

Bu büyük değişimin ortasında Türkiye’nin “Ben sadece izleyici olacağım” demesi düşünülemezdi.

Türkiye de kendi yerini arıyor.

Hatta sadece aramıyor, inşa etmeye çalışıyor.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu:

Türkiye’nin büyüklüğü artık sadece nüfusundan, ordusundan, ekonomisinden ya da tarihinden gelmiyor.

Bunların hepsi önemli.

Ama asıl güç, bütün bunları aynı anda kullanabilme kabiliyetinden geliyor.

Diplomasiyle savunmayı…

Ticaretle güvenliği…

Enerjiyle lojistiği…

Tarihle bugünün çıkarlarını bir araya getirebilmekten geliyor.

Türkiye bunu başarırsa, önümüzdeki yıllarda sadece bölgesel değil, küresel ölçekte de çok daha etkili bir aktör haline gelir.

Başaramazsa?

O zaman bu projeler güzel temenniler olarak kalır.

Bu nedenle meseleye ne körü körüne övgüyle ne de alışılmış küçümsemeyle yaklaşmak gerekir.

Türkiye büyüyor.

Ama bu büyüme hamasi nutuklarla değil; yollarla, hatlarla, anlaşmalarla, limanlarla, enerji projeleriyle ve diplomatik temaslarla anlam kazanıyor.

Ve o yüzden bugün Türkiye Yeni Güç Haritası Kuruyor