fbpx
a

Sovyetlere Karşı Canı Pahasına Direnen Kahraman: Ahmet Cevat Bey…

Sovyetlere Karşı Canı Pahasına Direnen Kahraman: Ahmet Cevat Bey…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

19. Asır Türk –İslam Dünyası için bir felaket asrı olmuştur. 18. Yüzyılda Avrupa’nın sosyo-ekonomik yapısında köklü değişikliklere neden olan ve yeni bir döneme başlangıç oluşturan sanayi devrimine ayak uyduramayan Osmanlı Devleti, 19. Yüzyıldaki milliyetçilik akımına karşı iyice yıpranmış ve Birinci Dünyası Savaşı ile birlikte âlem-i İslam’ı öksüz bırakarak tarih sahnesinden çekilmiştir. Buna karşın sanayi devriminin nimetleri arkasına alarak güçlenen Batı Dünyası Osmanlı Coğrafyasını istila ederek sömürgeleştirmiştir. Batı Dünyasından geri kalmayan Rusya da Türklerin kadim yurdu Türkistan’ı işgal ederek burada meskûn Türkleri baştan din ve dili olmak üzere tüm kültürel değerinden uzaklaştırmaya çalışmıştır. İşte bu karanlık dönemde birer kutup yıldızı gibi topluma rehberlik eden sağlam karakterli, dik duruşlu, fedakâr, münevver, “cânı, canânı, bütün varını” toplumuna feda eden müstesna insanlar da zuhur etmiştir. Bu müstesna insanlardan biri de Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin ilk Başkenti olan Gence’de dünyaya gözünü açan Ahmet Cevad olmuştur.

Ahmet Cevat Bey...
Türk Tarih Müzesi ve Parkı Ahmet Cevat Bey…

Hepimizin “Çırpınırdı Karadeniz” marşı ile tanıdığı Ahmet Cevad sadece bir şair değildir. O aynı zamanda fikir insanı, ideolog, mücahit ve aktivist bir insandır.  Küçük yaşlarda medresede eğitimi alan Ahmet Cevad, Arapça, Farsça ve Rusça dilleri öğrenmenin yanı sıra tarih ve edebiyata önemli ilerleme kaydetmiştir. Edebiyatta oldukça kabiliyetli olan Cevad, ilk şiirlerini medrese yıllarında yazarak çeşitli gazete ve dergilerde şiirlerini yayımlatmaya başlamıştır. Ahmet Cevad, Medrese eğitimi bitirir bitirmez eğitimci arkadaşı Abdulla Şaik ile birlikte Osmanlı Devleti’nin en talihsiz savaşlarından biri olan Balkan Harbine iştirak etmez üzere “Kafkas Gönüllü Kıtası”na katılır. Balkanlarda Osmanlı askerleriyle birlikte Bulgar ordusuna karşı savaşır.  Balkan Harbi sonrasına memleketi Gence’ye döner. Ancak aklı ve fikri Osmanlı Devleti ve Anadolu Türkünün içinde bulunduğu sıkıntılı durum ile meşguldür. İçinde bulunduğu Ruh hali ona “Türk Dünyası Marşı” diye nitelendirebileceğimiz “Çırpınırdı Karadeniz” (1914 yılı) şiiri yazdırır. Bu şiir Türk Askerleri için moral kaynağı olur. 1916 yılında ilk şiir kitabı olan Koşma yayımlanır. Ziya Gökalp, Yeni Mecmua dergisinde bu şiir kitabı ile ilgili, “Ruslarla savaştığımız sırada Kafkasya’da intişar eden bir şiir mecmuası elimize geçti. Koşma isimli bu kitabın nazımı Ahmet Cevad isminde bir Türk’tür. Bu milliyetperver şairin bütün şiirleri, Osmanlı Türklerine, ana vatana, orduya ithaf edilmiştir” şeklinde bir yazı yazar.

Ahmet Cevad, Osmanlı Ordusuna katılıp, bizzat harbe iştirak etmekle yetinmez. Ayrıca doğu cephesinde esir düşen Osman Askerine yardımda bulunmak için büyük bir çaba içine girer. Yazılarıyla kamuoyu oluşturarak Osmanlı Ordusuna verdiği desteğin yanı sıra “Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi”ne üye olup,  1915’te Azerbaycan’dan Batum, Kars, Ardahan, Sarıkamış, Trabzon ve Erzurum’daki Türklere ve Rus ordusuna esir düşen Osmanlı askerlerine yardım götüren heyette yer alır. 1915-1916 yıllarında Batum’da öğretmenlik yapan Cevad, Batum’da Süleyman Bey Recanizade’nin kızı Şükriye Hanım’la evlenir.

Ahmed Cevad Anadolu’da başlayan milli mücadeleyi destekleme amacıyla arkadaşlarıyla birlikte “Kardaş Kömeği / Kardeş Yardımı” adı altında bir dergi çıkartır ve yardım toplar. Bu kampanya halk içinde ciddi destek görür. Toplumun her kesimi imkanlarını zorlayarak Anadolu’daki milli mücadeleye destek verir. Bu destekler Cemiyet-i Hayriye vasıtasıyla Anadolu’ya ulaştırılır. Bu Cemiyet, sadece Azerbaycan’da toplanan yardımlarla yetinmez, aynı zamanda Türkistan ve Kafkasya’nın muhtelif yerlerinden toplanan yardımları da Hilal-i Ahmer’e ulaştırır. Ayrıca Savaşta yetim kalan çocuklar için Edirne’de kurulan Darüleytam’a cemiyetin idarecilerinden Hacı Zeynelabidin Tagiyev ve Ağa Musa Nakiyev 5’er bin ruble yardımda bulunurlar. .

Ahmet Cevad Osmanlı Devleti için verdiği mücadelenin yansıra kendi memleketinde de mücadele eder. 1918 yılında kurulan ve Türk-İslam Aleminde ilk demokratik cumhuriyet unvanına sahip bulunan Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’ni över, halka moral veren, coşkulu şiirler yazar. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Türkçülük, çağdaşlık, Müslümanlık temelleri üzerinde yükselmesi gerektiğini savunur. Maalesef Rusya bu Cumhuriyetin varlığına göz koyar. Bunun üzerine Ermenileri destekleyerek genç cumhuriyete saldırtır. Genç Cumhuriyet yöneticileri Osmanlı’dan yardım ister. Çok zor şartlar altında savaşan Osmanlı bu isteği geri çevirmez. Nuri Paşa komutasında teşekkül eden Kafkas İslam Ordusu bölgeye gönderilir. Ahmet Cevad, şiirleriyle orduyu destekler. Ayrıca Üzeyir Hacıbeyli Kafkas İslam Ordusuna ithafen “Çırpınırdı Karadeniz” marşı besteler. Ahmet Cevad, sadece şiirleriyle Kafkas İslam Ordusunu desteklemekle yetinmez aynı zamanda bizzat orduya katılarak savaşır. Ahmed Cevad, Kafkas İslam Ordusuyla birlikte Bakü’nün Yasamal Dağı’ndaki mevzilerde Rus-Ermeni-İngiliz birlikleriyle savaşır. Nuri Paşa’nın ordusuyla birlikte 15 Eylül 1918 tarihinde Bakü’ye ilk girenler arasında yer alır.

Bakü’nün Ermeni işgalinden kurtuluşu ve Azerbaycan Halk Cumhuriyetinin başkenti Bakü’ye taşınması Ahmet Cevad için büyük mutluluk kaynağı olur. Ancak bu mutluluk çok uzun sürmez. Osmanlının Birinci Dünya Savaşında yenilmesiyle Kafkas İslam Ordusu Bakü’den çekilir. Savunmasız hale gelen Cumhuriyet maalesef Kızıl Ordu tarafından işgal edilerek Azerbaycan Demokratik Cumhuriyet varlığına son verilir. Azerbaycan’da Sovyet Komünist rejimi kurulur. Ahmed Cevad için artık sıkıntılı bir dönem başlamıştır. Bu dönemde zor şartlar altında çalışan Ahmet Cevad, tüm tehditlere rağmen mücadeleyi bırakmaz. Birçok kez tutuklanır, yargılanır, işkenceye maruz bırakılır. Türkiye’de şiirlerinin yayımlanması, Azerbaycan’ın bağımsızlığı için çalışmaları ve milliyetçi şiirleri dolayısıyla devamlı takip altında olan Ahmet Cevad, Stalin’in “Büyük Temizlik” tasfiye hareketi sonucunda karşı devrimcilik ve Türkçülük suçlamalarıyla tutuklanır, askeri mahkeme kararıyla ölüm cezasına çarptırılır. 13 Ekim1937 tarihinde kurşuna dizdirilerek şehit edilir. Aslında bu infazın hiçbir hukuki dayanağı yoktu. Nitekim 1955’te SSCB başsavcısı Ahmet Cevad’a karşı ileri sürülen bütün suçlamaların asılsız olduğunu belirtmiş ve hakkında beraat kararı verilmiştir.

SSCB, Komünist rejimi sadece Ahmed Cevadı tehdit etmekle kalmaz. Ailesi ve dostlarını da tehdit eder. Eşi Şükriye hanımı da zor şartlar altında hayvan treninde aç ve susuz bir şekilde Kazakistan’a sürgüne gönderilir. Kendisine sürgüne gönderilmeden önce bir teklif sunulur. Bu teklif, “Ahmet Cevad’ı boşarsanız, sizi sürgüne göndermeyeceğiz” şeklinde olur. Şükriye hanım ise “Siz Ahmed’i her hâlükârda kurşuna dizeceksiniz. Ben ondan boşanırsam bu durum ona o kadar ağır gelir. Böylece siz onu öldürmeden önce ben onu öldürmüş olacağım” cevap vererek, bu telifi reddeder. Namuslu ve dirayetli Türk Kadını Şükriye Hanım, sürgün esnasında Rus askerleri kendisine yaklaşmaması için bir strateji geliştirir. Elbiselerini tuvalete pisliğe bulandırarak tekrar giyer, böylece iğrenç bir şekilde koktuğu için kimse ona yaklaşmaz. Böylece bir aile vatanperverlik bedelini bu şekilde öder.

Aynı zamanda Azerbaycan İstiklal Marşı yazarı olan Ahmet Cevad, başı dik bir şekilde vatan ve milleti için onuru ile canını feda ederek gönüllerde yerini aldı. 5 Mayısta Azerbaycan’da Ahmet Cevad’ın doğumunun 130. Yılı kutlandı. Bu konuda Türkiye’de de birçok etkinlik düzenlendi. Ahmet Cevad, tüm vatanperverlerin gönlünde yaşamaya devam ederken,  onu idama götüren Stalin ise bugün nefretle anılmaktadır. SSCB rejimi ise yerle yeksan oldu. Ne mutlu o kimseye ki onurlu yaşamayı tercih eder, zalime ve zulme başını eğmez. Ahmed Cevad ve Şükriye hanım gösterdikleri duruşla, sadece vatanları için fedakârlık etmekle kalmamış aynı zamanda insanlık tarihine insanlık onur ve şerefi konusunda tüm insanlığa bir ders vermişlerdir.

Devamını Oku

Azerbaycan’da Bir Türk Mezarı!

Azerbaycan’da Bir Türk Mezarı!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

19. Yüzyıl Türk ve İslam âlemi için felaket yüzyıl olmuştur. Sanayi devrimine ayak uydurmayan Osmanlı Devleti, Batı Dünyası karşısında zayıf düşmüş, Batı ile mücadele etme gücünü kaybetmiş ve giderek hasta adam vaziyetine düşerek toprakları kaybetmeye başlamıştır. Bu kayıp sadece toprak ile sınırlı kalmamış, kangren gibi tüm toplumsal alana yayılmıştır. Bunun farkında olan emperyalistler dört bir yandan Osmanlı’ya saldırmış ve hasta adamı yatağında boğmaya çalışmıştır. Bu sırada Kafkasya’da yeni bir fidan yermiştir. Büyük umutlarla yeşertilen bu fidana Azerbaycan Halk Cumhuriyeti adı verilmiştir. Türk-İslam Dünyasında ilk “demokratik cumhuriyet” olma özeliğine sahip bu genç Cumhuriyet, emperyalistleri endişeye sevk etmiştir. Bunun üzerine şer güçleri çınar olmadan bu filizin kesilmesine karar vermişlerdir. Bu planın uygulamaya geçirilmesi için de Rus ve Ermenileri bu genç cumhuriyete musallat etmişlerdir. Azerbaycan topraklarını işgalle başlayan Rus ve Ermeniler işgal ettikleri yerlerde ciddi bir katliama girişmişlerdir. 

İşgal ve katliama maruz kalan yeni filizlenen genç cumhuriyet yedi düvelle karşı birçok cephede savaşan Osman Devletinden yardım istemiş. Çok zor durumda olan Osmanlı Devleti kardeş çığlığına bigâne kalmayarak kardeş yardımına koşmaya karar vermiştir. Teşbihte hatta olmasın, ölüm düşeyinde olan Osmanlı, kardeşine can suyu olmaya karar vermiştir. Dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa, genç bir subay olan üvey kardeşi Nuri Paşayı Azerbaycan’a göndermeye karar vermiş. Bunun içinde tarihe nam salacak olan Kafkas İslam Ordusunu teşkil ettirmiştir. Kafkas İslam Ordusu ve kahraman komutanı Nuri Paşa, savaşa tarihine altın harflerle geçen bir mücadele sonundan yeni yeşeren genç Azerbaycan Halk Cumhuriyetine can suyu olmuş ve Bakü’yü Ermeni İşgalinde kurtararak Bakü Fatihi olarak Azerbaycan Türkü’nün gönlünde taht kurmuş ve bir asır geçmesine rağmen Azerbaycan halkı kendisini unutmamıştır. Azerbaycan’da Nuri Paşa ve kahraman askerlerine ilişkin birçok hatıra bulunmaktadır. Bunlardan biri de “Türk Mezarı” ile ilgilidir.

Kafkas İslam Ordusunun Azerbaycan’da savaştığı bir yer de Şamaxı şehri civarı olmuştur. Şamaxı civarında gerçekleşen çatışmada şehit olan İzzetadındaki bir subaya ait bir mezarı bölgede önemli bir ziyaretgâh olarak halk tarafından ziyaret edilmektedir.Bu kahraman Türk subayı hakkındaki destan nesilden nesile geçerek günümüze kadar gelmiştir. Rütbesi binbaşı olduğu rivayet edilen bu subayın şehit olmasını Əlfayim Əziz özünün «Azadlıq naminə» adlı kitabında şöyle anlatır: 

“İzzet Bey Aşot adlı düşmanın ateşi sonucu yere yığılır. Yakınlarıda bulunan insanlar ağır yaralı binbaşının yardımına koşarlar. Askerimiz yaralandığından orada bulunan Gülsabah isimli bir kadın olaya başından sonuna kadar şahit olur. Gülsabahbaşörtüsünü çıkarır ve subayın yarasını sarmak ister.

İzzet Bey: “Bacım, sen kolumu sıkı tut, ben kurşunu çıkarırım.” der ve kurşunu çıkarır. İzzet Bey, Gülsabah’tan cebinden mendilinin çıkarmasını ister. Gülsabah, mendili İzzet Bey’e verir.

İzzet Bey, kurşunu mendile yerleştirdikten sonra, “Artık her şey bitti, yaramı sarmaya gerek yok. Bırak kanım bu topraklara aksın.” der.

Halsiz bir halde yerde yatan İzzet Bey, silah seslerinden kendine gelir. Gelen Türk ordusudur. Askerler orada çıkan muharebede İzzet Bey’i yaralayan askeri vururlar. İzzet Bey ordunun gelmesine çok sevinir. Nuri Paşa’yı karşısında görünce heyecanlanır. Nuri Paşa, İzzet Bey’in yanına gelir ve başını dizlerine koyar. İzzet Bey zaten son dakikalarını yaşıyordur. O, Nuri Paşa’ya: “Paşa, bir Türk paşasının dizleri üzerinde ölmek benim için büyük bir şereftir.” der. 

Nuri Paşa onu teselli etmek için “Yaşayacaksın, daha çok zafer kazanacaksın” diye cevap verir. 

Ancak İzzet Bey son dakikalarını yaşadığını hisseder. Halsiz bir şekilde yatan binbaşının etrafında herkes diz çöker. Şeyh Muhsin Kuran okumaya başlar. İzzet Bey, vatanlarından binlerce kilometre uzakta yaşam mücadelesi veren soydaşlarına yardım etmenin rahatlığını yaşadığı anlarda sessiz bir şekilde okunan Kuran’ı dinler. Oradaki insanların bu sahne karşısında duygularını kontrol edemedikleri ve gözyaşlarını tutamadıkları görülür. İzzet Bey bir süreliğine kendine gelir ve çevresindekilerden helallık ister. Cebindeki mendili zorla çıkararak Nuri Paşaya:

– Paşam! Babam Anadolu’daki topraklarımızı korumak için savaşırken ağır yaralandı. Kurşunu vücudundan güçlükle çıkardıktan sonra silah arkadaşlarına “Bu kurşunu oğluma verin. Ben vatanım için kahramanca savaştım, ülkem için can vermek üzereyim. Ona deyin ki, beni yaralayan bu kurşunu yanında saklasın, bunu iki etsin” der ve vücudundan çıkan bir kurşun ile ikiz kardeşler gibi duran şehadet nişanlarını göstererek:

“Paşam! Babamın vasiyetini yerine getirdim. Onun dediği gibi, mermiyi iki ettim. Kurşun üzerindeki kanım henüz kurumamış. Bu kurşunu alın ve oğluma verin. Ona babasının kahramanca savaştıktan sonra şehit olduğunu söyleyin. Bu kurşunları üç etmesini söyleyin.” diyerek son sözlerini söyleyen İzzet Bey, vurulduğu yerde dünyaya gözlerini yumar. 

Halk İzzet Bey Şamaxı’da defnedilmesini vasiyet eder. Vasiyetine göre öz vatanı olarak gördüğü toprakta, Şamaxı yakınlarındaki Acıdərə köyüne defnedilir. O günden bu güne türbeye “Türk mezarı” denilir. Bu kabir bölge halkı tarafından korunur. Her ne kadar Rusya tarafından tahrip edilmek istense de halk müsaade etmez. Halkın mezara sahip çıkmaları ile birlikte şairler de şiirleriyle vefa borçlarını yerine getirmişlerdir. Azerbaycanlı şair Gabil, Rus işgali ve sonrası SSCB dönemini yaşadıklarıyla birleştirerek bu mezar için şöyle der: 

Türkün kabri

Kadim Şirvan yollarının

Üstündedir.

Azerbaycan toprağının,

Altında yok,

Sinesinde,

Göğsündedir,

Kollarının üstündedir.

Ben bu kabrin devrinde

Yetmiş bir yıl lâl olmuşam,

Sağır olmuşam,

Yetmiş bir yıl

Bu basit bir zaman değil

Bu garibin

Muzdaribin

Bu askerin

Bu yaverin

Şehit ruhu,

Şanlı ruhu huzurunda

Hacâletten hâr olmuşam.

Türk sözünü,

Türk adını

Dilimize getirmek de cinayetti.

Türkün kabri

Hasret kaldı.

Anaların bacıların

Sımsıcak gözyaşına

Gözyaşını bulut sıktı

Yağış döktür baş taşına

Türkün kabri hasret kaldı

Anaların bacıların

Ağısına.

Bunu reva görmem hiç

Düşmanımın da düşmanına.

Türkün kabri hasret kaldı

Anaların bacıların kara matem libasına.

Devamını Oku

MƏŞƏDİ ƏLƏSGƏR’in Peynir fıçısında nargin adasındaki esir Osmanlı askerlerini kaçırma hikayesi

MƏŞƏDİ ƏLƏSGƏR’in Peynir fıçısında nargin adasındaki esir Osmanlı askerlerini kaçırma hikayesi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Məşədi Ələsgər Hacıgülməmməd oğlu dönemin Bakü’nün sayılı işadamlarındandı. Medrese tahsili de almış olan hayırsever bir işadamı olan Məşədi Ələsgər, Azerbaycanlı çocukların eğitimi için ciddi yardımlarda bulunmuştur. Evinin kapısı her zaman ihtiyaç sahiplerine açıktı. Ürettiği peynirim bir kısmı fakir-yoksullara dağıtırdı. Bilhasa Ramazan ayı ve “Ali’nin sofrası” günlerinde halka büyük ikramlarda bulunurdu. Ermeniler ile pek arası iyi olmayan Ələsgər, 1917’de namazda Ermeniler tarafından sırtından vurularak şehit edilmiştir. Cenazesi kendisi tarafından inşa edilmiş olan Dağlı Mescidinde defnedilmiştir. Ancak bu mescid Rus işgali döneminde yıkılmıştır.

Məşədi Ələsgər’in burada anmamızın nedeni ise kendisinin Büyük Zira (Nargin) adasında Ruslar tarafından esir tutulan Türk askerlerine yaptığı yardımlardır. Rus ordusu Kafkas Cephesinde esir aldığı (1916 yılında) tahminin 400-600 esiri bu adaya getirmiştir. Bu esirler halk arasında yılanlı adası olarak da bilinen Nargin adasına ölüme terk edilmiştir. Burada Türk esirlerin açlık, susuzluk ve hastalık mücadele ediyordu. Aralarında salgın hastalıklar da yaygındı.

prof mehemet yüce 1
prof mehemet yüce 1

İlerleyen zamanda Bakü halkı buradaki Türk esirlerin varlığından haberdar olmuştur. Ruslardan zor bela izin alarak bu eselere yardım götürmüş ve kimi zaman da kısa süreliğine evlerinde misafir etmişlerdir. Bu dönemde en fazla yardımcı olan kişilerin başında canı pahasına Məşədi Ələsgər olmuştur. Məşədi kimi zaman satın aldığı evrakları onlara yetiştirmeye çalışıyor, kimi zaman da ada yardım için götürdüğü peynir fıçılarında esirleri kaçırmaya çalışıyordu. Bunu yaparken de Osmanlı’dan herhangi bir beklentisi yoktu. Sadece soydaşlarına yardım etmek için bu tehlikeyi göze alıyordu. Zira bu konuda haberdar olan Ermeni çeteleri kendisini tehdit etmiş, ancak Məşədi geri adım atmamıştır.

Məşədi Ələsgər ve diğer Azerbaycan Türkleri tarafından Nargin Adasından kaçırılan esir Türkler, Azerbaycan halkınca başta içerişehir olmak üzere Bakü’nün muhtelif yerlerinde saklanmıştır. Bu esirlerin bir kısmı vatanlarına dönerken, bir kısmı da yerli halkla karışarak ömür boyu Azerbaycan topraklarında kalmıştır. Bazı rivayetlere göre 1918’de Bakü’deki Ermeni-Müslüman katliamı sırasında bu esir Türkler, başta İçerişehir olmak üzere Bakü’nün birçok bölgesini korumuşlardır. O nedenle Ermeniler birçok cami-mescit, islami ve tarihi eserleri yakıp yıkmalarına rağmen İçerişehire girememişlerdir.

prof mehemet yüce 2
prof mehemet yüce 2

Bəhram Çələbi, “Türk əsgərlərini pendir çəlləklərində xilas edən məşədi” adlı makelesinde bu olayla ilgili şöyle bir bilgi aktarmaktadır (Bəhram Çələbi , “Türk əsgərlərini pendir çəlləklərində xilas edən məşədi”, 15 oktyabr 2013, https://kulis.az/news/6448):

Bu hadiseler cereyan ederken İçerişehir’deki kale kulelerinin farklı yerlerinde sadece 6 silahlı Türk esir askeri varmış. İçerşehir’in sakinlerinde Kəblə Cavad, Əbdül Cabbar, komşular Bondr Moisey ve Adam Qapanovich’in (Polonyalı) önerisiyle Türk askerleri demir borulardan kurşun sıkmaya başladı. O sırada güçlü bir ses efekti elde edilmiş ve Ermeniler, İçer Şeher’de girilemeyen bir topçu kışlası olduğunu düşünmüşlerdir. Böylece İçiri şehir kurtulmuştur”.

Məşədi Ələsgər’in bu hizmetleri Türkiye’de duyulmuş ve bu hizmetlerinden dolayı bizzat Enver Paşa’nın emriyle gıyaben Məşədi Ələsgər, Osmanlı Yüksek Nişanı’ı ile taltif edilmiştir. Kafkas İslam Ordusu 1918’de Bakü’yü Ermeni-Rus işgalinden kurtardığında Nuri Paşa Məşədi’nin evini ziyaret etmiştir. Ancak Türk Ordusu Bakü’ye geldiğinde Məşədi Ələsgər çoktan şehit edilmişti. Kafkas İslam Ordusunun Kahraman Komutanı Nuri Paşa saygı ve hürmet belirtisi olarak evinin çatısında Türk bayrağı ve Ordu Sancağını dalgalandırmıştır.

prof mehemet yüce 3.jpeg
prof mehemet yüce 3.jpeg

Bakü’de geldiğimde Məşədi Ələsgər’in yakınları ve söz konusu evi araştırdım. Akrabalarından yazar, şair, bestekâr ve gerçek bir Türk aydını olan Rauf Memmedov’a ulaştım. Sağ olsun kendileri ziyeretime gelmeleri nezaketten daha uygun olacağı beyan ettiler. Bu nezaket karşısında gerçekten mahcup oldum. Ziyaretlerinde, 40 yıllık dost gibi samimi bir şekilde sohbet ettik, görüştük ve bu anıları bir de kendisinden dinledik. Lisan-ı halinde Məşədi Ələsgər’in kanı taşıdığını her haliyle beli oluyordu. Tarifi üzerinde Məşədi Ələsgər’in tarihi evi ziyaret ettik. Ruhuna bir fatiha hediye gönderdik. Umarım biz de burada kendi torunlarına kendisinin büyük önem verdiği eğitim hizmeti vererek borcumuzu kısmen de olsa ifa etmiş oluruz.

Devamını Oku

Sözde medeni dünya topyekûn insanlık suçu işliyor!

Sözde medeni dünya topyekûn insanlık suçu işliyor!
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Rusya’nın Ukrayna işgali ile birlikte Batı’da topyekûn olarak “Rusya İnsanlık suçu işliyor” sesi yükselmektedir. Gerçekten Rusya insanlık suçu mu işliyor? Tereddütsüz evet. Rusya, ABD ve Batı ile ittifak içinde olan Ukrayna’yı potansiyel tehdit algılayarak ülkesinin güvenliğini gerekçe göstererek masum, sivil, çocuk, yaşlı demeden yani askeri ve sivil hedefleri ayırt etmeden orantısız güç kullanıyor.

Hırsına yenilmiş, güç zehirlemesi yaşayan Rus lider karizmasını çizdirmemek pahasına vicdanını susturarak Ukrayna’yı kan gölüne çevirmeyi hatta tüm insanlığı nükleer silahla yok etmeyi göze almış gibi görünüyor. Bununla da yetinmeyerek savaşa karşı çıkan Rus halkına karşı da acımasız davranıyor.

Peki, Rusya’nın Ukrayna’da işlediği insanlık suçu ilk mi? Elbette hayır. Ne ilktir, ne de tektir. Gerek Çarlık Rusya, gerek SSCB gerekse Rusya Federasyonu döneminde Rusya tarihi bu tür cinayetlerle doludur. Mesela 1552 yılında Rusya’nın Kazan kuşatmasında şehri ele geçiren Rus güçleri, şehir nüfusunun çok büyük kısmını (50.000 kişi)  katletmiştir. Yine benzer bir katliamda Çerkezlere yönelik olmuştur.

1864 yılında gerçekleşen Rus-Çerkes Savaşında 1.000.000 kişiden fazla (nüfusunun %90’ı civarında) Adige (Çerkes) halkı katledilmiştir. Tarih bu benzeri çok sayıda olayı kaydetmiştir. SSCB Rusya’sı ise 1920 yıllarında sadece Kırım’da, Lenin’in onayı ile 50.000 sivili katletmiştir.

 Stalin döneminde yapılan katliamların haddi hesabı yok. SSCB’nın dağılma döneminde 20 Ocak katliamı olarak bilinen 1990 yılının Ocak ayının 19’unu 20’sine bağlayan gece SSCB Ordusu Azerbaycan başkenti Bakü’ye girmesiyle gerçekleştirilen katliamda toplam 147 Azerbaycanlı sivil katledilmiştir. Bu olaylarda 744 kişi yaralanmış, yaklaşık 400 kişi Sovyet ordusu tarafından gözaltına alınmıştır.

Rusya tarihi katliamlarla dolu da Batı’nın sicili çok mu temiz? Elbette hayır. Batı medeniyeti kıyım, katliam, soykırım, gözyaşı ve kan üzerine kurulmuştur. Batı’nın karanlık yüzü neredeyse Rus’a rahmet okutur cinstedir.

Bunlardan hangisini sayalım ki: Haçlı Orduların İslam Dünyasında yaptıkları kıyım mı? Fransa’nın 1917’de Çad’da 400 Müslüman âlimi öldürmesi mi? Ya da 1945 ve sonrası Cezayir’de yaptığı soykırımı mı? 1904’te Nabibya’yı sömürgeleştiren Almanya, bir yıl içinde 75 bin insanı katletmesi mi? 1890-1905 tarihleri arasında Kongo’yu sömürgeleştiren Belçika’nın, 10 milyon civarında insanı öldürmesi, köle olmak istemeyen çocukların elleri ve ayaklarını kesmeleri mi? ABD’nin Hiroşima soykırımı ya Nagazaki soykırımı? Hangisini sayalım ki…

Tekrar konuya dönersek Rusya Ukrayna’da insanlık suçu işliyor da ABD ve Batı dünyası ne yapıyor? Bunlar geleceklerini garantiye almak uğruna Ukrayna’yı bile bile Rusya’nın kucağına attılar. Ukrayna’nın başına geleni örnek gösterip, siyaset ürettiler. NATO’nun gücünü tahkim etmek ve AB ülkelerinin silahlı güçlerini donatmak için Ukrayna üzerinden Rusya tehlikesini oluşturdular. AB ülkeleri üzerinde ABD egemenliğini yeniden tesisi için AB için bir tehdit oluşturdular.

O zaman sormamız gerekmez mi? ABD ve Batı’nın hiç mi suçu yok? Neden adeta Rusya’yı Ukrayna’yı işgal etmeye kışkırtılar? Yoksa Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edebileceklerini tahmin etmediler mi?

Gerçekten mi Batı Ukrayna’daki insan haklarının ihlali için isyan ediyor? Ya da ambargolar uyguluyor? Bana pek inandırıcı gibi gelmiyor. Neden mi? Bunun için Batı’nın bu konudaki mazisine ya da siciline bakmak yeterlidir. Bunun için haçlı ordularının mezalimi dönemine gitmeye gerek yok.

AB’nin insan hakları havariliğine soyundukları döneme bakalım. Ermeni güçleri Rusya’nın silahlı kuvvetlerini arkasına alarak genelde Karabağ’da özelde Hocali yaptıkları katliam ve soykırımda Batı neredeydi? Bu suçu işleyen Ermenistan’ı kınadı mı, yoksa cezalandırdı mı? Avrupa’nın göbeğinde BM korumasındaki Boşnak sivilleri Sırplara kim teslim etti? Bosna’da masun insanlar Sırp kasapları tarafından doğranırken, masum çocuklar katledilirken, kadınlar tecavüze uğrarken Batı neredeydi? Myanmar’da Müslümanlar Keşişler tarafından diri diri yakılırken Batı tatile mi çıkmıştı?

Irak’ta kimyasal silah var ya da ülkeye özgürlük getireceğiz yalanı ile ülke işgal edilerek masum insanların canları, malları, ırzları ayakaltına alınırken, Batı bunları duymuyor muydu?

Suriye’de terör örgütleri kurularak bunlar aracılığı ile vekâlet savaşı verilirken, Batı ne tür bir önlem aldı?

Türkiye’de PKK yıllarca sivilleri katlederken vicdanı hiç sızladı mı Batının? Yoksa bunlar daha fazla cinayet işlensin diye silah ve lojistik yardımda mı bulundular?

Velhasıl ABD ve Batı’nın insan hakları havariliğini yapması bir tiyatro oyunu gibi geliyor insana….

Ya da insan hakları denilince sadece Batı’lı ve sarışın insanlar mı anlamak gerekir? Gelin hep birlikte bir muhakeme edelim. Belki o zaman Batı’nın insan hakkı kavramından ne kastettiğin anlayabilir.

Sonuç olarak, dini, dili, milliyeti, memleketi ne olursa olsun tüm insanları insan oldukları için hakkını koruyan bir dünya tesis edilmedikçe insan hakkından bahsetmek gülünç geliyor insana….

Unutmayalım Rusya karşı uygulanan ambargolarda da en fazla zarar görecek olan bu savaşa karşı çıkan masum Rus insanı olacaktır.

Devamını Oku

İki Kutuplu Dünya Düzenine Geri Mi Dönülüyor?

İki Kutuplu Dünya Düzenine Geri Mi Dönülüyor?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Sovyetler Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri eksenli kurulan ve uzun sayılan bir dönemi kapsayan iki kutuplu dünya düzeni, SSCB’nin dağılması ile birlikte sona ermiş, ABD eksenli tek kutuplu dünya düzeni oluşmuştu. Böylece “ABD Yüzyılı” diye adlandırabileceğimiz yeni bir dünya düzeni kurulmuştur.

ABD tarafından zikredilen yenidünya düzeni, ABD’nin kötü yönetimi ve beceriksizliği yüzünde tek kutuplu bir düzüne hüsranla sonuçlanmıştır.

Başkan bir ifadeyle “Amerikan Yüzyılı” diye ilan edilen bu dönemde ABD, tek kutuplu düzeni kurmada başarısız olmuş ve Koalisyonlar Dönemi” olarak da zikredilen çok kutuplu yeni bir dönem oluşmuştur.

Bilindiği üzere 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD, bir yandan Truman Doktrini’ni ve Marshall Planı’nı uygulamaya koyarak SSCB’yi çevreleme politikası uygulamış, diğer yandan Sovyet istila tehdidine karşı Avrupa’yı koruyabilmek için yeni bir kolektif savunma esasına dayalı ittifak oluşturmuştu.

Böylece soğuk savaş dönemi olarak da adlandırılan iki kutuplu dünya düzeninde ABD eksenli ülkelerin güvenliğini garantörü olarak kurulan NATO, soğuk savaş sonrası değişen güvenlik ortamında yaşadığı dönüşüm ve yeni misyonlar çerçevesinde görev alanlarını güncellemiştir.

İki kutuplu sistem içinde sınırları belli olan tehdit unsurları Soğuk Savaş sonrası dönemde farklı güvenlik ve tehdit algılarının ortaya çıkmasıyla belirsizleşmiş ve yenidünya düzeni içinde askeri güvenlik odaklı yaklaşımın sınırları genişletilerek; ekonomik, siyasi ve çevresel güvenlik tehditleri de eklenmiştir.

Bu kapsamda NATO’nun terörle mücadele, Afganistan işgali, Arap Baharı, Suriye ve Ortadoğu’da DAEŞ ve al-Nusra gibi radikal grupları gerekçe göstererek kendisine müdahale alanları açması Putin sonrası gücünü toparlayan Rusya Federasyonu’nunda rahatsızlığa neden olmaktaydı. NATO’nun bu geniş çaplı müdahalesi konusunda Avrupa Birliği ülkeleri aynı fikirde değildiler.

Aslında NATO bölgesel bir koruma şemsiyesinden ziyade ABD çıkarlarına hizmet eden bir kuruma dönüşmüştü. Çoğu olaylara karşı da beklenen reaksiyonu göstermemekteydi. O Nedenle NATO’nun etkinliği konusunda üye ülkeler ciddi bir güven bunalımı söz konusuydu. Bu konuyu en yüksek sesle Fransa, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşmiştir” şeklinde dilendirmiştir. Ayrıca Fransa tarafından AB Ordusu kurulması hususunda da talepler bulunmaktaydı.

Özetle NATO üyelerinde bir güvensizlik söz konusuydu. Bu eksende de AB ülkeleri gidere ABD’den uzaklaşmaktaydılar.

AB’nin diğer ABD’den uzaklaşması hatta ABD’den bağımsız bir yapı kurmaya doğru gitmesi uzun dönemde ABD çıkarına uygun gelmemekteydi.

Bu durumdan ABD derin devleti pek memnun değildi. ABD derin devleti yeniden soğuk savaşı döneminde olduğu gibi ABD eksenli yeni bir blok yaratmanın peşindeydi.

Bunun için alt yapı çalışmaları devam etmekteydi. Derin devlet ile işbirliği içinde olan Jeo Biden’inbaşkanlığa seçilmesiyle bu proje uygulamaya konuldu.

Bu projenin gerçekleşmesi için de uluslararası ilişkilerde bir araç olan “güvenliksizleştirme” yaklaşımına başvuruldu. Kopenhag Okulunda Ole Waever tarafından ortaya atılan “güvenliksizleştirme” yaklaşıma göre, Waever tarafından ortaya konan güvenlikleştirme kavramı “söylem analizlerine” dayanan bir yaklaşımdır. Bu yaklaşıma göre güvenliğin olması için tehdidin olması gerekmektedir. Bu nedenle kimi zamanlar söylemler aracılığıyla suni tehditler yaratılmaktadır.

Diğer bir anlatımla güvenlik alanına girmeyen bir olay, olgu ya da durum güvenlikleştirilmektedir. Böylesi bir davranış politik gereklilikler sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu tarz güvenlikleştirme girişimleri kimi zaman başarıyla kimi zaman da başarısızlıkla sonuçlanmaktadır.

ABD derin devleti tarafından ilmek ilmek işlenen bu yaklaşım Rusya tehdidi üzerinde tesis edilmiştir. Batının ABD tarafından kontrol altına alınması için Rusya’nın ciddi bir tehdit haline gelmesi gerekiyordu.

Burada Çağdaş Çar olmak hayalinde olan Putin’in kişiliği de bu amacın tesisine hizmet etmekteydi. Bu nedenle başlangıçta Rusya’nın şovanistfaaliyetlerine ses çıkartılmadı.

Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi ve Kırım’ı ilhakı konusunda güçlü bir tepki göstermedi. Bile bile Ukrayna Rusya’nın kucağına atıldı. Rusya’nın göz göre göre Ukrayna’yı işgal hareketi başlatınca da yeterince önlem alınmadı. Ancak burada AB ülkeleri Rusya’nın kendilerini için ne büyük bir tehdit olduğunu algıladı.

İşgal öncesi Rusya konusunda görüş ayrılığı içinde olan AB ülkeleri, işgal sonrasında tam bir görüşbirliği içine girdiler. Tekrar NATO’nun şemsiyesi altında birleştiler. NATO’nun daha güçlenmesi için ciddi adımlar atıldı. Rusya’yı siyasal, sosyal ve ekonomik açıdan Batı’dan izole edilmesini doğuracak yaptırımlar hayata geçti. Rusya, Ukrayna işgalinde başarılı olsa da olmazsa da artık Batı’dan izole edilmiş bir ülkedir. Batı için tehdittir.

Batı dış politikada ABD yörüngesine girmiştir. Sonuç olarak dünya yeniden iki kutupluluğa doğru yol almaktadır. Belki soğuk savaş dönemi başlamazsa bile ılık savaş dönemi başlamıştır. Ama olan Ukrayna’ya oldu. Ukrayna halkı perişan oldu. Savaşın en acı yönü gördü. Ülke harap oldu. ABD, iki kutuplu bir dünya düzeni yaratmak için Ukrayna üzerinden vekâlet savaşı yürütmektedir. Bir söz vardır: Ata tepişirken, fatura taylara çıkar.

Ancak burada Rusya’nın günahsız olduğu anlamı çıkmamaktadır. Çarlık döneminin mirası peşinde olan Rusya, uluslararası hukuku hiçe sayarak pervasızca güce başvurmakta ve insan hakları ayakaltına almaktadır. O nedenle Rusya’nın önü alınmazsa ya da Rusya’nın bu yaklaşımının önüne geçilmezse uluslararası hukuktan söz etmek mümkün olmayacaktır.

ABD’nin güvenliksizleştirme politikası çerçevesinde yarattığı Rus tehditti, gerçek anlamda tüm dünya için tehdit boyutuna gelmiştir.

Devamını Oku